İKİDE BİR - ALİ SAYDAM

Hülya Avşar sanatçı ama marka değil

Hülya avşar marka mıdır?

Hülya Avşar değerli bir sanatçıdır ama marka değildir.

Neden?

Çünkü ismi para etmez...

Ali Saydam bir marka mıdır?

“Bana Akşam gazetesinde yazayım diye para veriyorlar.”

Marka nedir? Bu soru ülkenin hep başa saran cevabı zor sorularından biri... Herkesin bir fikri olduğu bu konuyu işin ehlinden öğrenelim istedik. Bersay'ın sahibi Ali Saydam'a göre Türkiye'de marka kriteri ya da stratejisi yok. Bu durumda ülkede 'İletişim statejisti' bulunması bir ironi değil mi? 

Babanız orta halli memur olduğu için küçükken oyuncaklarınızı kendiniz yapmışsınız. Bugün bunun sizdeki karşılığı nedir?

Almanlar buna "Gemein Schaftsgefühl" derler. Yani “Toplumda iyi insan olma duygusu.” Babamın o dönemde bize verdiği eğitimin, kültür sistemiyle ilgili her yerde bulunmayan bir edinim sağladığını düşünüyorum. Bu sayede toplum duyarlılığını, duyguyu ve en önemlisi de vicdanımı geliştirdim. Bütün doktorlar aynı eğitimi alırlar ama bazı hekimler diğerlerinden daha iyidirler.

Peki insanlar nerede farklılaşıyor?

Farklılaştıkları nokta irfan.

Peki o nerden kaynaklanıyor?

Vicdandan. O yıllarda babam bana oyuncak vermedi belki ama verdiği başka şeyler vardı.

Nedir onlar?

Vicdanımı geliştirdi. Vicdanınız gelişince zaten zengin olmanız fakir olmanız fark etmiyor. Belki bu tevazusuz bir yaklaşım biçimi oldu. Ama vicdanımı geliştirmeye yardımcı olduğunu söyleyebilirim.

Vicdanın gelişmesi için herkes oyuncağını kendi mi yapmalı?

Ailem maddi anlamda bana birşey veremese de manevi olarak çok şey verdi. Babam beni ve abimi iyi yetiştirdi. Her zaman eğitime ve öğrenime çok önem verdi. O yüzden oyuncak gibi maddi görünen şeylere pek ağırlık vermezdi. Ama bu, oyuncak alınan tüm çocuklar kötü yetiştiriliyor anlamına gelmiyor. Böyle bir iddiam yok. Kendi oyuncağımı yapıyor olmam bende sorumluluk alma duygusunu geliştirmiştir. Mesela; Yurt dışında tek başıma kalmakta o kadar zorlanmadım.

OĞLUMU YÖNETEMEDİM

"Algılama Yöntemi" kitabınızda 'yalnızlık korkusu'ndan bahsediyorsunuz. Yalnızlıktan neden korkuyorsunuz?

Bilmiyorum. Bilsem zaten korkmam. Üç defa evlendim ve evliliklerin altında yalnızlık korkusu vardır. Belki herkes korkuyordur ama ifade eden ben olduğum için böyle. Fiziki olarak da korkarım, yalnız kalınca uyuyamam.

Bu kalıtsal bir duygu mu peki?

Zannetmiyorum. Ben bir bebeğin sıfır ön kayıtla dünyaya geldiğini düşünüyorum. Sonra ailesinden aldığı şeylerle gelişiyor… Yatılı okulda okuduğum beş sene içerisinde pek yalnız kalmamaya çalışırdım. Bu insanın tekamül duygusu ve yetişmesiyle ilgili. Bakıyorum en yalnız insanlardan bir tanesi Şemsi Tebrizi'ydi. Onun kadar tekamül etmiş kişi olarak görmüyorum kendimi ama gelişme kaydettikçe daha da yalnızlaşıyorsunuz. Bu da bana korku veriyor.

Bu korkudan kurtulmak için ne yaptınız?

"Algılama Yönetimi" kitabını yazdım. Okuyucularım ile buluşmam yalnızlığımı azaltan bir unsur olacak.

Yalnızlığı ortadan kaldırmanın yolu nedir sizce?

Bence bunun iki yolu var. Birincisi üretim. Ne kadar derine giderseniz o kadar yalnızlığınızdan kurtulursunuz. İkincisi derviş olduğunuzda kurtulursunuz.

İletişim uzmanlığını yalnız kalmamak için mi seçtiniz?

Bilinçli bir seçim mi bilmiyorum ama alt yapıda bu olabilir. Aslında babamın isteği üzerine ilk olarak kimya okudum İsviçre'de.

Neden kimya?

Çünkü babam 1940'larda Türkiye'nin geleceğinin teknoloji ağırlıklı olacağını düşünüyordu. Ama olmadı. Türkiye'ye döndüğümde ise nefes alamadım. Bu yüzden Milliyet'e başvurdum.

Baba - oğul ilişkisiyle devam edelim. Kitapta oğlunuzla ilişkilerinizi düzeltemediğinizden bahsediyorsunuz. Kendi krizinizi neden yönetemediniz?

Beceremedim. Yanlış davrandım ve çuvalladım diyebilirim. Baba olduğumda çok gençtim henüz 23 yaşındaydım. Çocuktum, tecrübesizdim, bilinçsizdim ve çok kırıcı davrandım. Şimdi görüşüyoruz ama istediğimiz bir baba - oğul ilişkisi yok.

HÜLYA AVŞAR'IN İSMİ PARA ETMEZ

İletişimde otorite olmak… Egonuz ne durumda?

Tek olduğumu söylersem abartmış olurum. Benimle aynı işi yapan bir iki kişi var. Ali Taran, Serdar Erener gibi. Ama Amerika'da ve İngiltere'de binlerce var.

Yıllardır reklam ve PR üzerine yazılar yazıp eleştirmenlik yapıyorsunuz. Marka neresinden tanınır?

Toplumdaki insanlarla, benim söylediğim aynı olmuyor. Sokaktaki insan en çok bilineni marka olarak algılıyor. Sanatçılar içinde “Marka kimdir?” diye sorduğunuzda cevap; “Ajda Pekkan, Hülya Avşar” oluyor. Ama ben diyorum ki Türkiye'de sanatçılar içinde marka yoktur. Bütün kavga buradan çıkıyor zaten.

Ama Hülya Avşar'a marka ödülünü teklif ettiler...

Hülya Avşar'a marka ödülü verilmeden önce bu ödülü Tarkan'a teklif etmişler. Tarkan; “İşim var”demiş. O zaman Hülya Avşar'a verelim demişler. Marka böyle mi seçilir? Türk, patent ve enstitü üç büyük laf yan yana gelmiş ve ortaya bu çıkıyor. Oysa markanın tek kriteri var. Marka, dünyada finans kapital ile beraber çıkıyor. Çok komplike çok sofistike bir şey bu. Şöhret olmak ve herkes tarafından seviliyor olmak yeterli bir unsur değil.

Yeterli olan ne peki?

Finans borsalarındaki değeri. Mesela Kübra adını kaç paraya verirsin?

Bilmem...

Piyasada kaça satabiliriz Kübra adını? Kübra marka değil. Kübra'nın benim adımın yanında şansı daha da fazla. Benim ismim daha sıradan Ali. Demek ki marka değeri yok.

Peki Ali Saydam bir marka mı?

Eh. Akşam gazetesinde yazayım diye para veriyorlar bana. Yok mu biraz var. Mesela Mehmet Barlas'ın marka değeri daha yüksek. Oysa Sinan Çetin, Mehmet Barlas'tan daha çok tanınıyor olabilir.

O zaman....

Marka değeri, dediğim gibi finans piyasasındaki 'Edeni'dir. Ben gidip Migros 'un binasına kaç para veriyorum? Oysa Migros'un markasına verilen bir değer var. En önemli kriter piyasada o ismin para etmesidir.

Hülya Avşar marka değilse niye ödüle layık gördüler?

Türk Patent Enstitüsü'nün bir iletişim oyunu gibi geliyor bana. Çünkü sordum 'Kriterleriniz nedir' diye. Gelen cevap mektubunda kriter yok. Hangi kritere göre seçiliyor? O zaman subjektivizm devreye giriyor.

Yani siz yanılmadınız...

Kesinlikle yanılmadım. Bıkmadım yanılmamaktan. Ama tebrik ettim o başka bir şey. Patent Enstitüsü tarafından ödüllendirilmiş olması beni tebrik etmekten alıkoymaz. Ama bu Hülya Avşar'ın marka olduğunu göstermez.

Neden değil?

Değil çünkü “Hülya Avşar adına kaç para veriyorsunuz?” diye sorduğunuzda iş dünyasına kimse para vermez. Jennifer Lopez'in 'J.lo' diye parfümü var. Milyon dolarlar dönüyor ortada. İnsan markasıyla para kazanıyorsa markadır. Hülya Avşar'ın t-shirtleri bin tane iki bin tane satıyor ya da satmıyor. Dergisinin rakamı ortada. Ona marka dersek Coca Cola nedir?

İyi marka ve kötü marka olarak ayıracak mıyız?

Ama bu Hülya Avşar'a haksızlık olur. Çok önemli biri. Çok başarılı da bir sanatçı. Kabul ediyoruz.

Peki bu isimlerin çıkardıkları ürünler neden satmıyor?

Yönetilmiyor da o yüzden. Gidin Arçelik nasıl yönetiliyor bir bakın. Yani Arçelik nasıl yönetiliyorsa öyle yönetilmelidir. Bir prodüktör şirketi olması gerekiyor. Bu şirketin hukukçusu, maliyeci, sanat yönetmeni, kuaförü, makyözü, medya ilişkileri ve bunların yanı sıra bir de startejist gerekiyor. Böyle bir yapılanma ve yönetim Türkiye'de yok. Bu söylediklerimin hepsini Hülya Hanım yapıyor mu? Yapamaz ki.

Türkiye'de yok, peki ya dünyada...

Çok var. Mesela; Madonna ve Beckham. Bu isimlerin reklam başına aldıkları paralar marka olduklarının bir kanıtıdır.

 TÜRKİYE'NİN MARKA STRATEJİSİ YOK

Sanatçıların dünyaya açılamamasının altında da marka olmamaları yatıyor o zaman..

Tabii ki. Markalaşma olmadığı için açılamıyorlar. Çünkü Türkiye markası iyi yönetilmiyor. Mesela, Türkiye'nin marka yönetimindeki stratejisi nedir, siz biliyor musunuz?

Hımmm...

Bilmiyorsunuz değil mi? Yok çünkü.

Turizm Bakanlığı'nın var…

Ama Turizm Bakanlığı ülke markasını yönetmiyor. Turizmi pazarlıyor. Markayı yöneten başka bir yapı olması lazım.

Ülkemizin bu konuda kafası karışık gibi…

Tabii… Öncelikle Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bir tarafa oturtması gerekiyor. TSK, Türkiye için önemini ifade edemiyor. Batıda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin algılanışı; darbeci, anti demokratik olarak görünüyor. Bunu aşmanın yolu bir strateji belirlenmesidir. Mesela; İrlanda kötü yönetilen bir ülkeydi. Ama sonra “Avrupa'nın bilişim merkezi olacağız” dediler ve oldular. Kimlik, kültürel değerlerden gelir. Bu kültür ve değerlerde sapmalar olursa böyle olur.

Nasıl sapmalar bunlar?

Batılı gelip bir İstanbul portresi çiziyor. Baktığınızda kara çarşaflı kadınları gösteriyor. Bir başkası geliyor, plajlardaki kadınları Türkiye diye dünyaya sunuyor. Oysa kültürel değerleri anlatılan bir Türkiye yok.

Türkiye kimliksiz mi o zaman....

Milli şiirimiz nedir? bunu biliyor muyuz?... Ama Almanya'da var. Hegel, Goethe gibi. Peki ya bizim. Türk musikisi hangisi? Bütünlük yakalanmadığından burada da ifade edemiyorsunuz. Milli birlik ve beraberliğini tesis etmeden, kültür ve değerlerle buluşmadan markanı oluşturamazsın. Markanı oluşturamazsan bireysel olarak da markanı dünyaya doğru tanıtamazsın.

Markamız yok, marka stratejimiz var. Nasıl oluyor bu?

Doğru. Ama ben çoğunlukla yabancılarla çalışıyorum. İletişim hizmeti verdiğimiz 120 kişinin büyük bir bölümü yabancı. İlk müşterim LBM’di.

Peki başbakanın dünyaya karşı iletişim stratejisi nasıl?

Dünyadaki algılanışını dünya basınından anlıyoruz. Tayyip Erdoğan ile ilgili haberler son derece olumlu çıkıyor.

Ya Türkiye'de?

Öyle değil. Çok iyi bir lider, vücut dilini iyi kullanıyor. Gündemi yönetmeyi biliyor, son derece kendinden emin ama bu öfke meselesini çözmesi lazım.

Ülkedeki sorunlara karşı toplumun algısını nasıl buluyorsunuz?

Türkiye çok ciddi bir dönemden geçiyor. Türban meselesi değil sadece. O olmasaydı başka bir şey olacaktı. Sessiz sedasız bir devrim oluyor Türkiye'de. Değişimin başlangıcı Turgut Özal'dır. O dönemde pek çok kanun değişmiştir. Bu yirmi beş yıldır devam ediyor. AK Parti taban zorlamasıyla türban sorununu gündeme getirdi. Yoksa asla türban konusunu açılmayacaktı. Getirseydi 2002'de getirirdi.

İtibar, itibar, itibar!

Ah, ki ne ah, yitirdim itibarımı. Ölümsüz olan yanımı yitirdim.; geriye ise tek bir hayvani yanım kaldı” William Shakespeare böyle diyor. İtibar sizin için ne kadar önemli?

Daha önemli bir şey yok. Çünkü teldeki kuş gibidir. Kaçar gider bir daha da getirip koyamazsınız. Çok çabuk kaybedilir ama çok zor kazanılır.

İnsan zamanla unutmaz mı, zihin onu ötelemez mi?

Hayır. İnsanın kafasında filtreler var.Bu filtre gelip çatladığı zaman olmuyor. Mesela Güner Ümit Aleviler ile ilgili laf ettikten sonra kimse program yaptırmadı. Bir negatiflik yapıştığı zaman o kişiye eski halini alması mümkün değil. Ali Kırca'da olduğu gibi… O da eski itibarını sağlayamaz artık. Çünkü krizi kötü yönetti, susmakla yanlış yaptı. Bunun doğrusu çıkıp özür dilemektir.

Özür dilemek ne kadar inandırıcı?

Kalpten özür dilediğini anlar insan. Ve o özür her yerde geçerlidir.

YAYIN TARİHİ: 17.02.2008