İKİDE BİR - AHMET-VİLDAN ÜMİT

Lafta değil gerçekten her şeyi paylaşıyoruz

12 Eylül öncesi 18 yaşında ideolojik arkadaşlıkla başlayan, oradan hayat arkadaşlığına dönüşen bir birliktelik Ahmet ve Vildan Ümit evliliği. Zaman onları öyle bir uyumlu hale getirmişki ki herşeyi birlikte yapıyorlar. Hatta Ahmet Ümit "Kitapları birlikte yazıyoruz" bile diyor. Görünen o ki mutlu evlilik herşeyi paylaşmaktan geçiyor.

Genç yaşta TKP üyeliği, 12 Eylül dönemini içine alan 'sıradışı' bir geçmişiniz var. Böyle bir hayatta çift olmayı nasıl başardınız?

Ahmet Ümit: 12 Eylül öncesi politik ortamda tanıştık. Bugünkü ilişkimizi 12 Eylül öncesi koşullarına borçluyuz. İlk tanıştığımızda 18 yaşındaydık ve bu bir arkadaşımızın cenazesiydi. Bende cenaze için Antep'ten İstanbul'a gelmiştim. Hemen Vildan ile beni tanıştırdılar. Aynı okula gidecektik. Benim geleceğim önceden Vildan'a söylenmiş Vildan da okulu kazanmıştı. Sonra örgüt arkadaşlığı sürecimiz başladı.

Önce ideolojileriniz evlenmiş...

A.Ü: Aynen. Birlikte mitinge gidip çatışmalara katılıyorsunuz. Polis saldırılarına uğruyorsunuz. Bir süre sonra birbirinizi tanımaya başlıyorsunuz. Bunlar sınav dönemleridir aslında. O insan korkak mı yoksa cesur mu, insanlarla nasıl ilişki kurar? Komünist ya da Faşist de olsanız insan insandır. 1980 yılının Mayıs ayına kadar ilişkimiz devam etti. Birbirimizi seviyorduk ama itiraf edemiyorduk.

Ne zamana kadar sürdü?

A.Ü: 1980 yılının Mayıs ayında bir operasyonda beni içeri aldılar. Çok tehlikeliydi. Polis o dönemde işkence yapıyor ve bir çok insan ölüyordu. Ben kıyısından döndüm.

Nasıl kurtuldunuz?

A.Ü: Arkadaşlarımın isimlerinin bulunduğu dökümanları yedim.

Yediniz?

A.Ü: Afiyetle. Pek lezzetli değildi. (gülüşmeler) Yedikten sonra çok rahatladığımı söyleyebilirim. Çünkü arkadaşlarımı kurtarmıştım. O zaman dedim ki: "Hayat nereye gidiyor?" Çıkar çıkmaz Vildan'a sevdiğimi söyledim. İnsanlar bana; "Niye o kadar iyimsersin?" diye sorduklarında ben; "Bana fazladan verilmiş bir hayatı yaşıyorum." derim. Bu hayatı yaşamayabilirdim. 20 yaşında bir çok arkadaşımı kaybettim. Bu armağan olan hayatı da sevdiğim insanla devam ettirmek istedim.

Vildan Hanım, o süreç sizin pencerinizden nasıl?

V.Ü: Bizim cenaze törenindeki görüşmemiz bir buçuk saat filandı. Ahmet sonra Antep'e döndü. Okul açıldı, ben okula başladım ama Ahmet yoktu. Ben de merak ettim neden gelmediğini çünkü hergün biri ölüyordu. Herkes "Ya hapistedir ya da ölmüştür" diyordu. İlk gördüğümde sadece bir arkadaş olarak algıladım. Yıldırım aşkı değildi yani. Ama daha sonra öyle olmadı birlikte ölüme gidip geliyorsunuz.

Bu tür zorluklar içinde var olan birliktelikler daha mı sağlam oluyor?

A.Ü: Her zaman değil…

V.Ü: Tanıdığım birçok insanın evlilikleri bitti. Çok az kişi kaldık.

Neden?

A.Ü: Çünkü o koşullar o kadar olağanüstü ki... Bu şartlarda insanlar birbirlerine kenetlenirler, sığınırlar. Ama sonra hayat normalleşince başka değerler ortaya çıkar.

V.Ü: O sürece tutunmak, ilişkiyi sürdürebilmek gerçekten çok zordu. Çünkü dünyayı değiştireceğine inanan insanlarken birden bire sıradan insanlar haline geldik. O geçiş bir travma oluyor.

Bir kadın olarak geleceği garanti altında olmayan bir adamla evli olmak endişe verici değil miydi?

V.Ü: Değil. Çünkü biz dünyayı değiştirecek insanlardık. Sadece kendi güvenliğimizi ve ekonomimizi düşünmek gibi bir bakış açımız yoktu. Belki daha sonra… Herşey normalleştiğinde oldu.

Ne zaman normalleşti?

V.Ü: Aslında yavaş yavaş bir kopuştu. Bu işin bu şekilde yürümeyeceğini, birşeylerin değişmesi gerektiğini gördük.

Bebek hızlandırıcı bir süreç mi oldu?

A.Ü: Bizim kişisel hayatımızla ilgili bir kopuş değildi. 1986 yılında Sovyetler Birliği bir değişim yaşadı. Totoliter sosyalizm yerine daha özgürlükçü bir sosyalizm aldı. Genelde sosyalizm bizim gibi düşünmeyenlere ya "hain" ya da "aptaldır" diye düşünürdük. O yüzden onları eğitmek, bizim gibi yapmak, bizim gibi olmayanları gerekirse hapse atmak gibi düşüncelerimiz vardı. Bu düşünce değişti ve yeni bir sosyalizm anlayışı ortaya çıktı. Biz birşeyden kopmadık. Ben hala sosyalistim. Ama şimdi çoğulcu bir sosyalizmi savunuyorum. Daha önce Vildan da benim gibi Sovyetler Birliği'ne gitti. Gördüğümüz şey kafamızdaki ideal değildi. İnsanlar ruhlarını kaybetmişlerdi.

V.Ü: Moskova bizim için hem yaşayan sosyalizmi görmek açısından hem de teorik açıdan da iyi oldu. Yaşayan pratik sosyalizmi görmek sarsıcıydı. Orada gördüklerimiz bizim idealimizle hiç uyuşmuyordu.

Umduğunuz gibi olmadı mı?

V.Ü: Olmadı. Metroda karşılaştığım bir olayla çok sarsıldım. Polis orada bir kızı yerlerde sürükleyerek götürüyordu. Zaten bizim ülkede de aynı şeyler oluyordu.

Bugünün şartlarında kendinizi hangi 'açıdan' solcu görüyorsunuz?

A.Ü: Solculuk İslâm dini gibidir. İslâm dinine baktığımızda bir grupta kan dökenler vardır. Diğer taraftan tasavvufu benimsemiş insanlar vardır. Bu insanların arasında da onlarca farklı çeşit insanlar vardır. Türkiye'de sol aynı böyle... Çok farklı çeşitleri vardır. Tutucu ve katı düşünceler olduğu gibi bugün artık özgürleşen bir sol var. Gelişimin evrimsel olacağı bir model bu. Benim kendi adıma savunduğum herhangi bir siyasi parti yok.

Sizin evliliğinizi "sıradanlık"tan ayıran şey ne?

V.Ü: 21 yaşında evlendim ama dönemimdeki yirmi bir yaş şimdi gibi yaşanmıyordu. Biz çok fazla sorumluluk üstlenen insanlardık. Annelerimiz babalarımız bizlerden akıl sorardı. O yüzden erken yaşta olgunlaştık.

A.Ü: Kendimize ayıracak vaktimiz yoktu. İnsanlar evlendiklerinde kavuşma heyecanı ortadan kalkıyor. Biz ise evlendiğimiz andan itibaren de hergün kaybolabilirdik. Bir yerde bomba patlayabilirdi, ölebilirdik. Dayanışma içinde oluyorsunuz. Biz emeğe çok saygı duyduk. Çünkü aşk geçici bir şeydir. Kavuştuğunuz anda, eğer sevgiye dönüşemiyorsa biter. İlişkimiz bizim bu sınavlardan geçti.

Sürekli hayatî tehlikeyle burun buruna olmak, diken üstünde oturmak iyi birşey mi?

A.Ü: Değil. Ama o heyacanın getirdiği bir hayata bağlanış oluyor.

Polisiye yazmanızın geçmişinizle ilgisi var mı?

A.Ü: Hemde nasıl! Benim ilk yazdığım öykü yeraltındaki olayları anlatıyordu. 14 yaşımdan 29 yaşıma kadar biz bu süreci yaşadık. Ben polisiye yazdığımın farkında değildim.

Ne zaman farkına vardınız?

A.Ü: Ali Taygun uyardı beni. Polisiye yazdığımı ilk o söyledi. Çok üzüldüm.

Niye ki?

A.Ü: Ben dünyayı değiştirmeye çalışan genç bir adamdım. Bugün de buna inanıyorum. Edebiyat dediğimiz şey bir aynadır. Bize dünyadaki yanlışlıkları gösteriyor. Ama ben polisiye yazıyordum. Çok zoruma gitti. İlk polisiye öyküyü keşfedince kabul ettim.

Hangisi?

A.Ü: İlk polisiye öykü Habil ve Kabil'in öyküsüdür. Musa Peygamber'e inen on emirden en önemlisi olan "Öldürmeyeceksin"i açıklamak için yazılmıştır. Onu keşfedince polisiye yazarak insanlara doğru yolu gösterebileceğimi düşündüm.

ŞU ANDA HAYATIMIZIN EN GÜZEL DÖNEMİNDEYİZ

Ahmet Bey roman yazarken nasıl birine dönüşüyor?

V.Ü: Ahmet genelde romanlarını ofiste yazıyor. Romanın sonuna doğru iş eve de taşınıyor. Birbirimize sesli kitap okuyoruz. İkimizin de gözlerinde sorun var. O yüzden biraz ben okuyorum biraz o okuyor. Ama Ahmet'in yazma süreci asla eziyete dönüşmüyor. Çok eğlenceli bir insan oluyor.

A.Ü: En sıkıcı zaman, eleştirildiğinde oluyor.

V.Ü: Benim açımdan da en eğlencesiz taraf; Ahmet romanı yazdıktan sonra bana veriyor. İçinde beğenmediğim bana ters gelen yerler oluyor. Bunu üslûbunca söylemem gerektiği için zorlanıyorum. Tabiî o süreç Ahmet için de sıkıntılı oluyor.

Siz eğer kadın olsaydınız Vildan Hanım gibi mi olurdunuz?

A.Ü: Tümüyle olmazdım. Vildan'da herzaman sağduyu hakimdir. Özverilidir. İnsanlara hep sevecen davranır. Kendini kırma pahasına insanları kırmamaya özen gösterir. Bu yanlarıyla benzerliklerimiz var.

Siz?

V.Ü: Çok aceleci bir erkek olmak istemezdim. Ahmet çok aceleci bir insandır. Acele karar verir. Ben o yönünü eleştiririm.

Eşiniz gibi yazmak ister miydiniz?

V.Ü: Çok küçük denemelerim oldu. Çok yetenekli birisi değilim. O yüzden Ahmet'i kıskanıyorum. (gülüşmeler)

Kitaplarınızı okur musunuz?

A.Ü: Okurum. Bazen keyifle bazen kaygılanarak okurum. Bütünüyle "Keşke yazmasaydım" diye bir kitabım yoktur ama kusurlar bulduğum olmuştur. Tabi yayınlandıktan iki yıl sonra okurum.

Yazmaktan bahsederken çok rahatsınız. Yazarken de öyle misiniz?

A.Ü: Ben yazmadan önce kafamda romanı bitiririm. Önce araştırmasını yapıyorum. Sonra oturup yazmaya başlıyorum. Ama Virginia Woolf gibi yazmıyorum. Çünkü kendimden sıkılıyorum ve bu kadar önemli olduğumu düşünmüyorum. Başka hikayelerde kendimi arıyorum. O yüzdende konuşur gibi rahat yazarım. Bunun samimiyet olduğunu düşünüyorum.

Yazmak için buhran gerekli değil...

A.Ü: Bence değil. Niye öyle olsun? Yazmak bir mutluluk. Bab-ı Esrar’ı yazarken beş defa Konya'ya gittik ve Mevlana'yı tanıdık. Hıristiyanlık’ı yazarken Mardin'e gittik. O kadar eğlenceli ki... Gittiğimiz yerin en güzel yemeklerini yiyoruz. Hayatın en güzel taraflarını görüyoruz. Roman neyi gerektiriyorsa oraya gidiyoruz. Bu bir gezi, öğrenme süreci...

Issız bir hayat hayâl ettiniz mi?

A.Ü: Hayır. 14 yaşımda sokağa çıkıp ilk kavgamı ettim. Yanımda bir arkadaşlarım vardı. Onları koruyayım derken bıçaklandım. Başından beri böyle bir hayat yaşıyorum. Kalabalık bir ailede büyüdüm.

Gençlikte hayâl ettiğiniz hayatı yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

A.Ü: Galiba daha iyisi... Onun için hep teşekkür ederim. Çünkü benim düşündüğüm, bir devrimci olarak Che gibi; "Ölüm nereden gelirse gelsin" düşüncesiyle bir tür adanmışlık duygusuyla yaşamaktı. Belki bir aktör olabilirdim ama bir yazar olmak aklımın ucundan geçmezdi. Aslında kendi kendimi şaşırttım. Belki benim bu yapımdan da kaynaklanıyor. Konuşuyorum falan... (gülüşmeler)

V.Ü: Valla çok kolay bir hayatımız olmadı. Şu anda belki de hayatımızın en iyi dönemini yaşıyoruz. Birçok arkadaşımızı kaybettik. O süreç bittikten sonra zorlu bir iş hayatı yaşadık. Bir patronun tahâkkümü altında çalışmak zor oldu. Çünkü devrimci bir ortamdan geliyorduk, her şeye karşı gelip gerektiğinde işten atılıyorduk. Şu anda geldiğimiz durum şahane!

Siz polisiye roman okur musunuz?

V.Ü: Sürekli okurum. Çok seviyorum. O yüzden eşimin romanlarını da hiç sıkılmadan büyük bir keyifle okuyorum.

Kadın hayatınızın neresinde?

A.Ü: Kadınlar benim için çok önemli… Çünkü hayatımın her döneminde kadınlar vardı. Bir defa annem çok güçlü bir kadın. Antep'te terzilik yapıp babama yardım ediyordu. Annem aynı zamanda bir öğretmendi. Belki de anne figürü benim uzun ömürlü bir evlilik yapmama neden olmuş olabilir. Çünkü erkekler elli yaşlarına kadar bu konuda aptalca davranırlar. O yüzden annem, Vildan ve Gül onlar benim hayatımda hep var. Onlardan çok şey öğrenirim. Kadınlardan bizim öğreneceğimiz çok fazla şey vardır aslında. Kadınlardan bir şey öğrenemeyen erkek hayatı anlayamaz.

KİMLİKLERİN BİR ÖNEMİ YOK BEN AHMET'LE EVLİYİM

Devrimci birinin eşi olmak ile yazar birinin eşi olmak arasında fark var mı?

V.Ü: Bana göre yok. Çünkü ben Ahmet ile evliyim. (gülüşmeler) Kimliklerden öte ben Ahmet Ümit'in eşiyim. Bir yazarla evli olmakla bir ayakkabı tamircisiyle evli olmak arasında bana göre bir fark yok.

Kitapları eşinize okuturmuşsunuz...

A.Ü: Okutmuyorum. Vildan kitabın yazım aşamasından itibaren hep vardır. Biz gezilere birlikte gideriz. "Şunu yazacağım ne diyorsun?" diye danışırım.

Kitapları birlikte yazıyorsunuz o zaman...

A.Ü: Tabii. Benim ki doğru olduğu için söylemiyorum ama tarzım bu. Paylaşmadan duramıyorum. İstanbul romanını yazarken Vildan'a sorarım; "Nasıl yapsam?" diye. Beni uyarır, sonra sürece kızımız Gül de katılır. Beyin fırtınası çok yaparız. Bütün gezileri beraber yaparız.

Yaptığınız işi ne kadar önemsersiniz?

A.Ü: Aslında bir bütün olması önemlidir. Bunlardan birini öne çıkarırsanız olmaz. Mesela; "Vildan ben kitap yazıyorum lütfen sesinizi çıkarmayın. Çok önemliyim." dediğinizde bu problemdir. Çünkü asıl önemli olan şey bizim hayatımız. O hayatımızın güzel olması için ben kitap yazıyorum, gerekirse bırakırım. Kutsal olan bir tek şey vardır, o da hayattır. Öteki türlü "Saçımı yıkamadım, çocuklarımla ilgilenemedim, romanlarımı yazdım." bu doğru birşey değil. O hayata en yakın olanlar ailem ve arkadaşlarım. Torunumuz Rüzgar var. Onun benim ofisime geleceğini duysam romanın en heyecanlı yerinde bırakıp giderim.

YAYIN TARİHİ: 28.11.201