RASİM ÖZDENÖREN

Mutluluğun Öyküsünü Yazmak İmkansız

“Zihinsel hicret, zihinlerimize yerleşmiş, yerleştirilmiş bütün gayri İslâmî kabulleri terk edip, onun yerine İslâmî kabulleri ikame etmektir” diyor Rasim Özdenören. Demokrasi kavramına bakışında ise İslâm ile örtüşen noktalar ile birlikte referans noktasının halk değil Hakk olmasının altını temel fark olarak çiziyor. Mevcut siyasi iklimde kurulu her parti yönetiminin netice itibari ile kurulu sisteme hizmet etmiş olduğunu vurguluyor.  Mevcut nizama dair “Üstelik kurulu düzen, Müslümanları lütuf ve ihsanından yararlandırdığını düşündüğü için bir de ona şükran borcu duymanız bekleniyor” tespitini yapıyor.

GÖZÜMDEN…

O, Cahit Zarifoğlu’nun yazdığı “Yedi Güzel Adam”dan biri; edebiyatımızın “Gül yetiştiren adam”ı.   Rasim Özdenören ile daha önce birkaç defa İstanbul’da röportaj yapmıştım. Fakat bu defa ilk kez yaşadığı şehre, Ankara’ya gidecektim.Yaşadığı şehir insanın kendi evidir. Bilirim ki insan kendi evinde, hanesinde daha rahat ve güvende olur. Bu da konuşmaya samimiyet katar. Sohbet yolculuğu için İstanbul’dan, Ankara’ya yola çıktım. Görüşmemiz Hece Yayınları’nda olacaktı.

Kaleme aldığıyazılar vehakkında yapılan röportajlarda siyasetten ve ömrünü vakfettiği edebiyattan bahsediyordu. Benim merak ettiğim ise, onu  “büyük edebiyatçı” yapan ve büyüdüğü ortam, ailesi ve tabii ki ikizi Alaeddin Özdenören ile ilişkisiydi. Rasim Bey’i tanıyanlar bilir, sessizliğinin altında muziplik vardır. Çocukluğu Maraş, Malatya, Tunceli’de geçen Özdenören’in edebiyatına bu şehirler ne katmıştı? İkiziyle nasıl bir ilişkisi vardı? İlk öyküsünde neden fakir bakkal çırağını konu etmişti? Bu sorulara ek olarak, Müslümanca düşünce üzerine de kafa yoran Özdenören ile günümüz Müslüman’ın moderniteyle ilişkisini ve birazda siyaseti içine alan bir röportaj gerçekleştirdim. Konuşmada beni en çok etkileyen ise ikiziyle ilgili sorduğum sorularda verdiği tepki oldu. Alaeddin Bey’den bahsederken, yüzünde çocuksu bir mutluk belirdi, bazı sorularda boğazı düğümlendi. Kolay değildi. İkizi bu dünyadan ayrılalı 14 sene olmuştu. Tüm bu iç burkan konulara rağmen, Özdönören, konuşmamız boyunca yaptığı latifelerle muzip tarzından uzaklaşmadı. Çünkü o her Müslüman’da olması gereken bir şey yapıyor, umut ediyordu.

Röportaj: KÜBRA SÖNMEZIŞIK

Fotoğraflar: HASAN EREN ÇALIŞKAN

Maraş doğumlusunuz. İlk ve orta öğreniminizi Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güneydoğu ve Doğu şehirlerinde tamamlamışsınız. Bu şehirler edebiyatınızı nasıl etkiledi?

Babam aslen İstanbulludur. Fakat memuriyeti dolayısıyla 1930’ların başlarında Maraş’a geliyor ve evleniyor. 9 yaşımıza kadar Maraş’ta kaldık. O yaşa kadar insan ana ocağının bütün kültürünü benimsiyor. Bu sebeple Maraş kültürü bende çok baskındır. 9’dan 14 yaşımıza kadar da Malatya’da kaldık. Malatya’daki mahallenin çocukları bizim şivemizi yadırgadılar. Malatya mahallî kültürünün de üzerimde çok etkisi var.

Nasıl?

Malatya-Elazığ-Tunceli; bu şehirler Doğu ikliminin kentleri. O şehirlerin şartları öykülerime yansımıştır. Aile ortamında ata-erkil bir düzen varmış gibi görünür. Fakat anne hiç ortalarda görünmemesine rağmen onun sözü geçerlidir. Anne, sözünü kelam olarak dile getirmez. Fakat fiil onun fiilidir. Denize Açılan Kapı kitabımdaki“Ocak” öyküsünde bu tema vardır. O öyküde, ataerkil aile ortadadır. Anne ise bir iki cümle halinde geçer. Gelin vardır ve silik bir şahsiyet olarak görünür. Fakat hikâye ilerledikçe onların ne kadar başat birer figür olduğu anlaşılır. Bunu  aleni değil, detaylarda görürsünüz. Mesela gelinin kocasına bir çıkışması vardır. Orada sahne tümüyle aydınlanır ve çok etkileyicidir. Yine “Sabahın Seher Vaktinde” isimli öykümde de buna benzer bir tema vardır. Orada âşık bir delikanlının sokaklarda sevgilisini arayışı ve sabaha doğru eve dönüşü konu edilir. Anne baba ayaktadır. Babanın hâkim havası evde baskındır. Babanın bütün afra tafrasına rağmen biz annenin sözünün geçtiğini biliriz. Bu hikâyelerde tasvir edilen evler, Malatya ve Maraş karışımı evlerdir. Bende üçüncü bir etki daha vardır. O da baba ocağının etkisi… Babam İstanbullu demiştim. Ömrü boyunca İstanbullu olma tutumunu terk etmedi.

ANADOLU’DA İSTANBUL KÜLTÜRÜYLE BÜYÜDÜM

Ne gibi?

Konuşması katıksız bir İstanbul diksiyonuydu. Evde babamdan dolayı daima iki tencere kaynadı. İstanbul ve Maraş tenceresi… Bizler Maraş tenceresiyle büyüdük. Babam hiçbir zaman Maraş yemeğini yemedi. Sadece yemek kültürü değil, dil konusunda da çok hassastı. Yanlış telaffuz edilen kelimeleri düzeltirdi.

Siz o halde Anadolu’da yaşamış ama İstanbul kültürü ile yetişmiş insanlarsınız…

Evet. Sezai Karakoç bizi Maraşlı kabul etmezdi. “İstanbullusunuz” derdi. Babam ayrıca muzip bir adamdı. Latife olsun diye insanların taklidini yapardı.

Ben de sizin muzip biri olduğunuzu düşünüyorum…

Tabii öyleyimdir. Şakacıyımdır, şakayı severim. Şakadan hoşlanmayan insanlarla da aram olmaz. Bir fıkra anlatarak onların nabzını yoklayabilirim.

İkiziniz Alaeddin Bey’le özel bir iletişiminiz var mıydı?

Evet. Herkesten ayrı bir konuşma şeklimiz vardı. Bazen kavga ederdik. Eğer, dışarıda hızımızı alamadıysak, kendi aramızda bir kafa işaretimiz vardı. Onu yapardık. Bu, odaya geçelim, kozumuzu orada paylaşalım, demekti. Canım yanmadıkça vurduğumu düşünmezdim. Kardeşimin ölümünden sonra bir mülakatını okudum. Benden habersiz o da olarak aynı şeyleri söylemiş, o da bana kıyamazmış.

MUTLULUĞUN ÖYKÜSÜNÜ YAZMAK İMKÂNSIZ

Özdenörenler olarak Türk edebiyatına mâlolmuş iki isimsiniz. İkinizde edebiyatın içindesiniz. Birbirinizi mi keşfettiniz?

Pek öyle olmadı. Ninem bize masallar anlatırdı. Leyla ile Mecnunu anlatırken oralardaki şiirleri de bize okurdu. Alaeddin daha ilkokulda“Ben de böyle şeyler yazarım” demiş ve şiir yazmaya başlamış. Benim haberim yoktu.

Siz ikiziniz gibi yazıyor muydunuz?

Hayır. Ben yazmayı yazmaya başlayıncaya kadar aklımdan geçirmemiştim.Babamın tayini dolayısıyla Tunceli’ye gittik. Ortaokulu bitirme sınavlarına girecektim.Sınavdan sonra Maraş’a dönüş yolunda Malatya’ya geldiğimde bir arkadaşımla karşılaştım. Elinde Yaşar Kemal’in İnce Memed kitabı vardı. Bana “Okudun mu?” diye sordu. Okumadım, dedim. O kitabı okumak için üç gün dört gece Malatya’da kaldım. Sonra Maraş’a geldiğimde Alaeddin’le bir arkadaşının bir roman yazmaya başladıklarını gördüm. Ama bitiremediler. O romanı yazmaya beni de davet etmişlerdi.

Siz hikâye yazmaya ne zaman başladınız peki?

Liseye geldiğimde klasik hikâyeleriokumuş ve hazmetmiştim. Ömer Seyfeddin’i tamamen okumuştum. Halk hikâyelerini biliyordum. Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihî romanlarını, Kerime Nadir’den “şövalye” romanlarına kadar pek çok kitap okumuştum. Fakat benim yazıya dair herhangi bir yönelimim yoktu. Arkadaşım Ali Kutluay,“Sende hikâye yaz” dedi ve öyle yazmaya başladım. Alaeddin ve ben kaliteli ürünleri seçerdik. Arkadaşlarımızın yazdıklarını da beğenmek isteyerek okurduk. Beraber hikâye yazdığım Ali Kutluay benim hiçbir hikâyemi beğenmezdi.

Şimdiden geri dönüp baktığınızda doğru söylediğini düşünüyor musunuz?

Ben ona “hıhı” derdim ama katılmadığım görüşlerini tartışmaya açmazdım.

 İlk öykünüzün konusu neydi?

Fakir bakkal çırağı bir çocuk soğukta üşüyor. Üşüdüğünü gören bir müşteri çocuğa bir ceket hediye ediyor. O ceketi giydiğinde mutlu oluyor. Ama o mutluluk dramatik bir mutluluk. Ali, “Kahraman soğuktan ölseydi daha etkili olurdu” demişti. O zaman o hikâyenin kurgusunu değiştirmek lazım demiştim.

Bu öyküyü yazdığınızda kaç yaşınızdaydınız?

Ondört .

Ondört yaşında bir çocuk neden fakir bir bakkal çırağını ilk öyküsünün konusu yapar?

O gün sorsaydınız bu sorunun cevabı bende yoktu. Bugün var. Mutluluğun öyküsünü yazmak çok zor. Belki de mümkün değil. Cennetin öyküsü yoktur, ama cehennemin öyküsü çoktur. Cehennem hareket halidir. Kötülükyazılabilir olandır, çatışma genelde orada patlak verir.

KARDEŞİMİ SORMAYIN BANA

Kardeşiniz vefat edeli 14 yıl oluyor. Onun yokluğunu nasıl tarif edersiniz?

Bu konuda konuşursam sohbeti tamamlayamayız.

Neden? Konuşmalarınızda ikizinizden bahsediyorsunuz…

Ama her defasında tıkanıyorum. Bu bazen sahnede de oluyor. Orada da mahcup oluyorum. Bunu hiç sormayın bana. Ama... Şunu... Söylemek... Zorundayım... Onun büyük bir yazar ve iyi bir şair olduğunu ölümünden sonra derinden kavramış olmam benim için talihsizliktir. Alaeddin’in tarafımdan böyle algılandığını bilmesini isterdim.

Araştırma yapmak için iki yıl ABD'de kalmışsısınız. Bu iki yıllık süre size ne kattı?

İktisat mastırı için Amerika’ya gitmiştim. Aslında kamu hukuku alanında mastır yapmayı düşünüyordum. Beni yanlışlıkla iktisat mastırına kabul etmişler. Kalkınma iktisadına kabul edildiğim bilgisi geldi. Bende gittim.

Sıkılmadınız mı?

Tam tersi memnuniyetle matematik öğrendim. İyi ki gelmişim dedim. Oradan binlerce kitap alma imkânım oldu. Fakat yazık ki kitapları gümrükten geçiremedim. Onca kitap Türk gümrüğüne takıldı, o gümrük memurlarını affetmek içimden gelmiyor. 1971 yılı Ankara gümrüğü, Eylül ayı.. Çok üzülmüştüm. Hâlâ üzülüyorum.

GAYRİ İSLAMİ BİR DÜZENDE YAŞIYORUZ

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler kitabınızda, düşünce yapısının mevcutla onarılması değil kökten değiştirilmesi düşüncesini savunuyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Şunu demek istiyorum; gayri İslami bir düzen içinde yer alıp, o düzlemde İslami edimlerimizi yapmak İslami sonuçlar doğurmaz. Özelde Türkiye, genelde ve bütün İslam coğrafyasında yaşadığımız sıkıntının kaynağı bu noktada aranabilir. Düzeni temelden değiştirmedikçe eda edilen namaz, oruç, hac gibi ibadetler bireysel olarak kişiyi kurtarır. Fakat toplumsal olarak kurtarmaz. Zekâtını verdiğinde bireysel olarak borcundan kurtulursun. Fakat gayri İslami bir düzende zekât kendi sonuçlarını doğurmaz.

Yani, Müslümanca düşünüyoruz ama yaşamıyor muyuz?

Bireysel olarak yaşıyoruz fakat toplumsal olarak yaşamıyoruz. İslam’ın tam olarak bir hayat düzeni halinde yaşanmadığından siyasî, iktisadî alanlarda , bireysel edimler kendi doğal sonuçlarını doğurmuyor. Hacca gidiyorsunuz, tamam. Ama gitmeden önce vergisini ödüyorsunuz. Bu gayri İslami düzenin işine yarıyor. Üstelik kurulu düzen Müslümanları lütuf ve ihsanından yararlandırdığını düşündüğü için bir de ona şükran borcu duymanız bekleniyor. Aslında Müslümanların Hacca pasaportla gitmeyi içlerine sindirmemesi gerekir.Kâbe kimsenin, hiçbir kavmin, ulusun özel mülkü değildir, orası adı üstünde ALLAH’IN EVİ’dir.

Düşüncede kökten değişimle ilgili ne öneriyorsunuz?

Önce bunun bilincine varılması gerekiyor. O zaman problem kalmaz. O zaman kurulu düzeni değiştirmek daha kolay. Kurulu düzene sahip çıkan güçler buna mâni olmaya kalkışırsa farklı enstrümanlara başvurmak gerekebilir Hâlbuki bu ülke Müslümanların ülkesi. Burada İslam yeniden ihya edilmelidir. Halen gayri İslami bir düzenin altında yaşayan Müslümanlarız.

“Müslümanların zihinsel hicrete ihtiyacı var” sözünü kullanıyorsunuz. Siz bu cümleyi söylediğinizden bu yana zihinsel hicrete dair bir gelişme gördünüz mü?

Peygamber Efendimiz’in Mekke’den Medine’ye yapmış olduğu bir hicret vardı. O günün Müslüman’ı için farzdı, bir defalığına mahsus yapıldı ve bitti. Bugün bizim de hicret etmemiz gerekiyor. Fakat bugün dünyada gideceğin bir yer yok. Bugün sadece zihinsel olarak hicret edilebilir. Zihinsel hicret, zihinlerimize yerleşmiş, yerleştirilmiş bütün gayri İslami kabulleri terk edip, onun yerine İslami kabulleri ikame etmektir.

Bunun toplumda bir karşılığı var mı?

Pek görmüyorum. Çünkü zihinlerimize  yerleşmiş veya yerleştirilmiş olan gayri İslami kavramlar çok güçlü ve aldatıcı. Mesela ben demokrasi ile İslam’ın bir birinden bütünüyle farklı iki kavram olduğunu söylediğimde bana “İslam demokrasiye aykırı mı?” diye soruyorlar.“Seçim, insan hakları, hürriyet İslam’da da var. O halde sen neden bahsediyorsun?” diyorlar.

Yani?

Kısır döngü tam da bu sorunun içinde gizli. Gözden kaçan temel bir nokta var, o da şu; demokrasi halk iradesi demek. Bu da halkın menfaatine olan yasaların çıkması demektir. İslam ise Hakk’ın iradesini referans alıyor. Halkın iradesi faizi caiz görüyorsa banka düzeninde devam edebilirsin. Buna devam ettiğin sürece de İslam’a giden yolu kapamış olursun. Soru şudur: yasa yaparken referans noktan halk mı, vahiy mi? Belirleyici olan bu sorunun cevabıdır. Daha da temelde, demokrasinin “lütuf ve ihsanından” memnun olduğun sürece bu açmaza mahkûm kalırsın.

CENNET ÖZLEMİ İÇİNDEYİZ

Son 80-90 seneden bu yana bir kültürel kırılma yaşadık ve bu kültürel kırılma bizim tarihsel bağlarımızı kopardı. Şimdi o tarihsel bağları yeniden canlandırıp örebilir miyiz?

İslam’ı benimseyenlerde benimsemeyenler de keskinleşiyor. Biz bireysel olarak kendi İslam’ımızı tam yaşayabilsek, bu, çevreye yansır. Müslüman’ın en keskin tebliğ aracı İslam’ı kendi nefsinde yaşamasıdır. Namazı beni gördüler mi görecekler mi, endişesinden uzak kılacaksın. Bu şikâyetler hep vardı. Kimse kendi döneminden memnun olmadı şimdiye kadar. Cennetten bu dünyaya geldiğimizde Habil ile Kabil’in kavgası ile karşılaştık. O dönemin insanları cennet özlemi içindeydi.Yitirilmiş cennetin özlemi her zaman olmuştur.  Bu bahsettiğimiz şikâyetler yeni değil, her dönemin kendine mahsus şikâyetleri vardır.

Bir röportajınızda “Ben muhafazakâr falan değilim” demişsiniz. Muhafazakârlık nedir sizce?

Muhafazakâr kelimesi bize mahsus değil. Genelde Avrupa’ya, özelde İngilizlere mahsus bir kavram. İngilizler tutucudur. Alman muhafazakârları, bidatleri muhafaza eder. Protestanlık tam da bu söylediğimdurumun ifadesi. Manifestolarında “Faizi kabul etmemiz lazım. Çünkü faizi kabul etmediğimiz takdirde mevcut ticaret hayatına uyum sağlayamıyoruz, bu yüzden İngiliz ve Fransızlarla ticarette rekabet edemiyoruz.” diyorlar ve bidatleri kabul etmiş oluyorlar. İslam her yüz yılda bir yenilenir. Bu yenilenme aslında dini bidatlerden arındırma işidir. Çok ünlü bazı ilahiyatçıların bidat kelimesini bilmediklerini görüyorum.

Bidat kavramını açıklar mısınız?

Bidat dine yeni şeyler katılmasıdır.Kimileri Asrı Saadetten sonra ortaya çıkan her yeniliği veya her yeni olguyu bidat sayıyor. Cami binası, minare, düğünde çalgı çalmak, sigara, otomobil, her türden teknoloji o anlayış sahiplerine göre bidat kabul ediliyor. Ama bunlardan bir kısmı faydalı görüldüğünde ona “güzel bidat” (bidatı hasene) adını veriyor ve kabul ediyor. Bu anlayış yanlış. Bidatin güzeli olmaz. Burada bidat kavramını tanımlamada sorun var. Allah’ın Resulü bidati “dine yeni şey katma” olarak belirliyor. Bu şu demek: bidat olan minarenin kendi değil; din minaresiz olmaz, minare dinin rüknüdür kabulü bidattir. Anlaşıldı mı? Sigara bidat değil, ama din sigarasız olmaz, sigara dinin icabındandır kabulü bidattir. Minare yapmak ne zaman bidat olur? Minare olmadan din elden gider, derseniz bu bidat olur. O takdirde minareyi dine katmış olursun.

Peki, soruya dönersem, neden “muhafazakâr değilim” diyorsunuz?

Yeniliğe açık biri olduğum için.Yenilikler bizim tasarrufumuzda olmalı. Biz onun tasarrufunda olmamalıyız. Mesela Hendek Savaşı’nda Hz. Selman’ın Peygamberimiz’e bir tavsiyesi oluyor, diyor ki; “Biz İran’da şehirlerimizin kenarına hendekler açardık.  Düşman o hendekleri aşamaz, karşı tarafta kalır ve geri çekilirdi.”Peygamber Efendimiz de kabul ediyor. Bu bir yeniliktir. Fakat Peygamberimiz bunu öyle yaptı diye her münferit olayda öyle yaparsanız yanılgıya düşebilirsiniz. Çünkü peygamberimiz onu hangi şartlarda uygun görüyor, onu dikkate almamız lazım. Bu açılardan baktığımda kendime, muhafazakâr değilimdiyorum.

Günümüz Müslümanlarına bakınca ne görüyorsunuz?

Büyük ölçüde modern hayat bizi tasarruf ediyor. Haşemayla denize girmek buna bir örnektir. Düne kadar mütedeyyin kadının hayatında deniz yoktu. Sahile olan insanlar dağa yönelirlerdi. Deniz moda oldu. Modern insan denize girdiği için, dindar kadın da denize girmek istedi. Mayoyla giremeyince haşema ile girdi.

Dindar kadın denize girmesin mi?

Ben denize girmesin demiyorum. Denize girmek son 100-150 yılın olayı. Modern çağın alışkanlıklarından biri. Kapitalizmin hayatımızda belirleyici olmasından bu yana denize girmek ve esmerleşmek modern hayatın göstergelerinden biri haline geldi, zenginlik işareti olarak kabul gördü. Oysa daha önce esmerlik köylülüğün ve ameleliğin işaretiydi. Modern zengin kadın ve erkek toplumsal statüsünü denize giderek ifşa ediyordu. Buolgu giderek Batılı hayat tarzında her toplumsal katmanın kabulü haline geldi. Müslüman kadınlar da bu hayat tarzına özenmeye başladı ve sırf denize girebilmek için kendine bir kıyafet icat etti. Ben buradaki sakameti vurgulamak istiyorum. Bazı özel plajlar bu kıyafeti, haşemayı kabul etmiyor. Bunu da kimileri bir başka modern kavram olan eşitlik kavramı ile reddetmeye çalışıyor.  Eşitlik, özgürlük, insan hakları, demokrasi ve laiklik gibi kavramlar bu ülkede hesabı verilmedenkullanılıyor.

YENİ DÜNYA DÜZENİ KÜFRÜN YENİLENMESİ

Ankara'da yaşıyorsunuz. Siyasetle ilgili yazılar da yazıyorsunuz. Ama siyasetle işiniz hiç olmadı. Siyaseti nasıl bir saha olarak görüyorsunuz?

Ben kendimi düşünsel ve edebiyat alanında ifade etmeye çalışıyorum. Yazdığım şeylerin hiçbiri siyasettenari değil. Bu siyaseti günübilirlik, aktüel siyasetolarak algılamamak lazım. İçinde bulunduğum düzen içinde bir tarafım. Aklım erdiğinden bu yana her seçimde bir partiye oy verdim. Çünkü vermediğim her oyun, karşısında durduğum partiye hediye olarakgideceğini düşündüm. Fakat bu, kurulu düzenin verilerini benimsediğim anlamına da gelmez. Bu düzenin içinde bana yakın olanlara destek çıkma demek olur. Ben aynı zamanda oy verdiğim partiyi de eleştiriyorum. Her şeyden önce her siyasi parti, kurulu düzenin bir parçasıdır. Niyet İslamda olsa, onun son tahlilde hizmeti kurulu düzene yarayacaktır. Çünkü onun şartlarına ve kurallarına riayet etme yükümlülüğü ile faaliyet göstermek zorundasın.Hâlbuki kurulu düzen sana İslami parti kurmayı yasaklıyor.

“Yeni dünya düzeni” sözü sizde neyi çağrıştırıyor?

Küfrün yenilenmesi olarak görüyorum. Yeni araç ve kavramlarla küfrü ihya etmenin düzeni olarak görüyorum. Yeni dünya düzeni diyerek, insan haklarını ve liberalizmi öne sürdüler. Bunların her biri ayartıcı deyimler. Modern insan Müslüman kalıbına da giriyor. Başörtüsü mücadelesi içinde olan bir kadın insan hakları gerekçesi ile Avrupa İnsan Hakları’na müracaat ediyor.

Etsin, ne mahzuru var?

Etmemeliydi. İnsan hakları gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları’na şikâyet ettiği takdirde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kendi kurallarına göre reddedecekti. Oraya müracaat edenin bunu bilmesi, dolayısıyla sonucuna da katlanması gerekir. Kendi mücadelenizi kendi araçlarınızla yaparsanız sonuç alırsınız. Bunu karşı tarafı haklı gördüğüm için söylemiyorum. Her münferit olayı kendi düzlemi içinde değerlendirmeye çalışıyorum.

RUSYA İLE AMERİKA ARASINDA SOĞUK SAVAŞ HİÇ OLMADI

Çapraz İlişkiler’de ABD-SSCB’nin Soğuk Savaş esnasında ve sonrasında aslında birbirini beslediğini ifade ediyorsunuz. Bu teziniz bugünde güncelliğini koruyor mu?

Soğuk savaşın olduğu dönemlerde bize şöyle anlatılıyordu: Gerçekten bir soğuk savaş var. Dünya sosyalist ve kapitalist olarak ikiye ayrılmış. Rus ve Amerika diye ikiye ayrılmış. Bir kısım ülkeler Amerika’nın, bir kısmı da sosyalist ülkelerin peşine takılmış gidiyordu. Ben o tarihlerde bu ayrımcılığın sahte olduğunu söylüyordum. Kapitalizm ile sosyalizm ayrışması, kapitalist dünyanın kabulleri çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Bu Müslümanların öngördüğü bir ayrım değil. Öyle olaylarla karşılaşabiliriz ki, kapitalist bir ülkeyi sosyalistler himaye edebilir ya da sosyalist bir ülkeyi de kapitalist bir ülke himaye edebilirdi. Soğuk savaş denilen dönemde böyle çapraz durumlarla karşılaşılmıştır. Çapraz ilişkiden kast ettiğim bu.

Aslında ortada soğuk savaş diye bir şey yok muydu?

Hayır, yoktu. 1989’da Rusya’da sosyalizmin çökmesiyle Sovyet Rusya dağılmış oldu. Fakat Rusya ile Amerika zaten birbirinin içindeydi. Bugünde bu ilişkiler devam ediyor. ABD’nin ve Batı Avrupa ülkelerinin sermayesi ÇUS’lar yani çok uluslu şirketler marifetiyle Batı sermayesini ve teknolojisini dünyadaki bütün sosyalist ülkelere sokmuş durumdaydı. Her iki taraf da bu işbirliğinden hoşnuttu. Biri sosyalist ülkelerin ucuz işgücünden yararlanıyor, öteki de Batının yeni teknolojisini öğrenmiş ve benimsemiş oluyordu.

“Nasıl bir Türkiye istiyorum?” diye bir yazı yazmıştınız. Orada hukuk düzeni kurulmuş, dışarıda komşularıyla barış içinde yaşayan, bütünleşme sürecine girmiş ideal bir Türkiye’den bahsediyorsunuz. Bugün bahsettiğiniz ideal Türkiye miyiz?

Henüz değiliz. Fakat umudum her zaman var. Ben o yazıda bir sünnete de işaret ediyordum. Size bir misal vereyim; Bizans ile İran arasında savaş çıkacak. Hz. Ebubekir Bizans’ın kazanacağına dair bahse girmiş ve“3 yıl içinde Bizanslılar galip gelecek” diyor. Sonra Peygamberimiz’e, “Böyle bir bahse girdim, doğru yaptım mı?” diye soruyor. Peygamberimiz “Eğer neticesinden eminsen girebilirsin. Fakat süreyi uzat.” diyor. Bizimde burada yaptığımız o sünnete uygun. Burada biz kurulu düzeni himaye etmiyoruz. Kurulu düzen kimin elinde? Bize yakın durduğunu varsaydığımız bir iktidarın elinde. Bu ümidi o vaat ediyor. 2009’da Davos süreci başlayıncaya kadar Türkiye’nin dış politikasındaki sloganı“Sıfır sorun”du. Bu,Türkiye'nin bütün dünya ile iyi ilişkiler kurmanın peşinde olduğunun ifadesiydi. Davos’ta  hat değiştirildi. Orada Tayyip Bey, münasebetsiz bir modaratöre kızdı. Dönüp Şimon Perez’e diyeceğini dedi ve “daha da gelmem” deyip dosyasını topladı gitti. Hâlbuki o çıkışma orada bırakılmalıydı. Onun danışmanları, “İyi oldu. Bütün söyleyeceğini söyledin. Ama bu tutum Türkiye’nin dış politikasının belirleyicisi olmamalı. Salondaki soğuk hava oraya mahsustu ve orada bırakılmalıdır.” Demeliydiler ama demediler.

Neden peki?

Çünkü onlar farklı bir kafa yapısındaydı. Tayyip Erdoğan’ın terk ettiği bir düşünce yapısını hâlâ devam ettiriyorlardı. Hâlâ da Ak Parti’de o zihniyetin bir ölçüde yaşadığını görüyoruz. Başka ülkelerle kafa kafaya tokuşmanın Türkiye’nin reel şartları itibariyle doğru olmadığını düşünüyorum. Biz daima sulh ve sükûn içinde olmalıyız. Silah en son müracaat edilecek merhaledir. Oraya gelmemeye çalışacaksın. Geldiğin anda sonuçlarına katlanırsın. Dikkat edilirse o tarihe kadar diplomaside sıfır sorun politikası izlenirken, o tarihten sonra diplomasimiz sorunlar yumağı ile sarıldı. Davos’tan önce Ortadoğu’nun hamisi Türkiye idi, şimdi bunu ileri sürmek o kadar kolay değil. Mesut Barzani’nin son dönemlerindeki tutumundan bile çıkarılması gereken sonuçlar var...