SİNAN ÇETİN

KÜÇÜK BURJUVA SOLCULARINA SANATÇI DENİYOR

Çektiği sinema filmleriyle 90’lara damgasını vuran ve yaptığı reklam ve televizyon programlarıyla marka haline gelen yönetmen Sinan Çetin, “Dünyayı ele geçiren yarı entelektüel bir kesim var”  diyor ve ekliyor “Bu insanların düşünceleri kibirli bir kurtarıcılık fikrinden oluşur. Bunlar kendilerini dünyanın en aydın, entelektüel, her şeyi en iyi bilen ve kendi dışında kalan insanlarında kör cahil, kurtarılacak halk olarak gören insanlar topluluğudur.Türkiye’de sanatçı olmak için hayattan şikayet eden, küçük burjuva solculusu olmak lazım. Onun dışındakileri adamdan saymıyorlar”

GÖZÜMDEN…        

Sinan Çetin’inle röportaj yapmayalı beş yıl olmuştu. En son Çanakkale Çocukları filmi için kendisiyle görüşmüştüm. Sahibi olduğu Plato Film en parlak dönemindeydi. Sinan Çetin o filmden sonra kendini geri çekti, pek ortalarda görünmedi.

Oğlu Rüzgar’ın talihsiz kaza olayıyla bir dönem  medyada yer aldı. Bu beş yıllık süre içinde Çetin neler yapmıştı? Kendisini bir topluluğun içine ait görmeyen, deyim yerindeyse “Mahallesiz” gören Çetin, neredeydi?

 Baştan söyleyeyim. O herkesin merak ettiği Rüzgar Çetin meselesini sormadım. Çünkü Çetin, bu tatsız konu hakkında konuşmak istemedi. Kendime onun yerine koydum ve haklı olduğunu düşündüm. O,  tüm bu olaylar başına gelmeden önce, yüzlerce reklam filmi yönetmiş, yaptığı filmlerle 90’lara damgasını vurmuş, marka bir yönetmen. İdeolojileri kendi üslubuyla eleştiren, sorgulayan bir sinemacı.

Arnavutköy’deki yeni ofisine gitmek için yola çıktım. Ara sokakta, ağaçların arasına gömülmüş, tahta kapılı küçük bir mekan beni karşıladı. İnce patika merdivenlerle bahçeye çıktım.Çetin tahtadan yapılmış bankta oturmuş, çevresindeki kalabalığa bir şeyler anlatıyordu. Her zamanki siyah tişörtü ve aynalı yuvarlak güneş gözlükleriyle neşesi yerinde görünüyordu.

 Yanındaki dört kişinin yeni kurdukları ekipten olduğunu söyledi. Heyecanla konuştukları konu ise yeni çekecekleri filmin hikayesiydi. Çetin, bütün sorulara samimi bir tavırla yanıt verdi. Enerjisi ve anlattığı projelerle Sinan Çetin geri dönmüştü…

KÜBRA SÖNMEZIŞIK

Neden sinema?

Varoluş biçimimdi. Ben film yapmayı bir hayat tarzı olarak ele aldım. 17 yaşımdan beri fotoğraf ve film çekiyorum. Başka da bir şey bilmiyorum. Hayatım boyunca, fotoğraf, film çektim, hikaye kurdum.

Türk sinemasına 1970’lerde adım atıyorsunuz. O yıllardan bu yıllara baktığınızda Türk sineması neye evrildi?

Ben Türk sinemasına hiç giremedim öncelikle söyleyeyim. Türk sinemasının içinde kendimi görmedim onlarda beni almadılar zaten.

Onlar, kim?

Ben herhangi bir kalabalığın, topluluğun veya etiketin altına istesem de giremiyorum. Dikkat ederseniz sinemacılar arasında beni saymazlar.

Neden?

Dünyayı ele geçiren yarı entelektüel bir kesim var. Jürilere onlar karar verir, sinema yazarlarına onlar karar verir, festivallere kimlerin katılacağına onlar karar verir. Bu kültürel iktidarı ellerinde tutmak isteyen insanların içine dahil olmadım.

Ne zamandır?

Çiçek Abbas, Çirkinler de sever,14 Numara filmime kadar beni yönetmen olarak kabul ediyorlar. Marksizm eleştirimden sonra bu kabile bana sırt çevirdi.

Bahsettiğiniz ‘Kabile’ ne yer, ne içer, ne düşünür?

Bu insanların düşünceleri kibirli bir kurtarıcılık fikrinden oluşur. Bunlar kendilerini dünyanın en aydın, entelektüel, her şeyi en iyi bilen ve kendi dışında kalan insanlarında kör cahil, kurtarılacak zavallı halk olarak gören insanlar topluluğudur. Türkiye’de sanatçı olmak için hayattan şikayet eden küçük burjuva solculusu olmak lazım. Onun dışındakileri adamdan saymıyorlar.

KÜBA’DA 150 BİN İNSAN AÇ

Bu görüş hala devam ediyor mu?

Evet. Bu insanlar çağ dışı olduklarını da kabul etmiyorlar. Siz başörtüsü takıyorsunuz diye kendilerinden daha cahil görüyorlar. Aydınlık olarak gördüğü fikir aslında dünyanın en gerici fikri. Mesela; Hürriyet Küba’nın güzel bir ülke olduğunu yazdı. Küba’da yüz elli bin insan Hapiste. Fikir hürriyeti yok. Küba’nın güzel bir ülke olduğunu söyleyebilir miyiz? Castro öldüğünde bir kahraman öldü diye yazdı. O bir diktatördü. Eğer diktatör  bir Marksist ise kahraman sayıyorlar.

Siz bu fikirlerinizi ilk ne zaman söylediniz?

1980’den sonra Prenses filmiyle dillendirdim ve “Marksizm korkunç bir dünya yaratmıştır. Dünyadaki düşünce sistemlerinin de sonu değildir” dedim.

Dışlanmış olmaktan rahatsız mısınız?

Değilim. Çünkü dışlanmayı ben istedim. Beni dışladığını düşünen insanların düşünmesi gereken bir problemden bahsediyoruz. Kolektivizmin ilericisi olmaz. Kolektif bir kabilenin ilerici bir fikre sahip olması mümkün değildir. Çünkü bu insanlar aynı yerlerden içki içip, aynı plakları dinleyen, aynı kitapları okuyup, aynı lafları söyleyen insanlar. Bu güruhun kendisini modern, batılı ve demokrat sayması kadar trajik bir şey yok.“Oradan dışlandım” diye vızırdayan bir adam değilim. Ben oradan zaten kendim ayrıldım. Onların düşünce kalelerini yıktım. O yalan dünyanın dışında olmak istedim.Birde o yalanın kurduğu bir kültür sanat dünyası vardı. Hala var.

Bu sanata nasıl yansıdı peki?

Beyoğlu’nun arka barlarında Yiğidim Aslanım, Yerde Yatıyor Şanlı Kızıl Dere, Kurtuluşa Kadar Savaş, şarkıları çalınır. Terörizmi biz niye dağlarda arıyoruz? Bütün Türküler, şarkılar ölümden bahsediyor. O şarkıları dinleyen çocuklar bu duygularla büyüyor. O çocuk takdir edileceğini bildiği için eline silah alıyor.Bu kibirli aydınların yarattığı kültürel ortam şiddet doğruyor. Bir IŞİD mensubu cennet fikri için ölüyorsa, bir terörist solcu da kendisinin arkasından yüzlerce insanın fotoğrafını taşıyacağını hayal ederek ölüyor.

KÜLTÜR BAKANLIĞI KALDIRILSIN

1970’lerden bu güne sinemanın değişimini nasıl görüyorsunuz?

Sinema bir dönüşüme uğradıysa da o Berlin İn Berlin filmi sayesinde oldu. Berlin İn Berlin’e kadar 18 bin kişinin gittiği filme büyük film diyorlardı. Sinemanın zor bulunduğu bir dönemde Berlin İn Berlin 7 sinema da 335 bin kişi tarafından izlendi. Bu hasılattan sonra Türk sineması Amerikalı, Eşkıya gibi filmler yaptı.

İdeolojik açıdan değişime uğradı mı?

Pek değil. Yine entel Cihangirli solcu çete her şeyin yönetiminde.Onlarla iyi geçinirsen, onların sinema dünyasına girersin. Geçinemezsen zaten adına “yalaka” diyorlar. İşin tuhafı Ak Parti döneminde bu solcu entel sinemacılara en çok desteği veren partidir. Bu nedir? Hayatım boyunca Kültür Bakanlığı’ndan para almadım. Bizi beğenmeyen kendini solcu ilerici zanneden arkadaşlar Kültür Bakanlığı’ndan en çok parayı alan insanlar oldu. Her sene alıyorlar ve kendilerine “bağımız sinemacılar” diyorlar. Kültürün devletle ilgisi olmaz. Kültür devletin destekleyeceği bir şey de değildir. Devletin denetleyeceği bir şeyde değildir. Devletle kültürün bir alakası yoktur.

15 TEMMUZ FİLMİ DÜNYANIN EN GÜZEL FİLMİ OLUR

Kültür ve sanata hakim olan sol kendi sanatçılarını yetiştirmişken, İslami veya milliyetçi kesimlerin neden sesleri çıkmadı ve kültür ve sanat neden solcuların eline bırakıldı?

Bunun sebebi solun bir dönem ilerici olması. Özellikle 1970’li yıllarda sol bu ülkede ilerici bir misyon üstlendi. Yazarlar, sanatçılar ve sinemacılar Türkiye’nin değişimi ve gelişimi için gerçekten önerilerde bulunuyorlardı. Bu önerilerde bulunan insanları da hapse attılar. Türkiye’deki yerleşik düzen solcu aydınları büyük işkenceye tabi tuttu. Bu işkencelerden sonra sola olan sempati ikiye katlandı. Şimdi o kesimin sanat eserlerini seyrediyoruz. Emme basma tulumba gibi. Baskıyı bir yerden yaparsınız, diğer taraftan onun reaksiyonu çıkar. Kürtçeyi yasaklarsanız, PKK çıkar. Başörtüsünü yasaklarsanız, Ak Parti çıkar. Ak Parti bir reaksiyon partisidir. Allahtan Ak Parti parlamenter sistem içerisinde kendisine yer edindi ve reaksiyon bir şiddete dönüşmedi.

Çözüm?

Serbestlik.

Siz daha önce  Tayyip beyin filmini yapmak istemiş  hatta 360 sayfalık bir senaryo bile yazmışsınız. Film neden olmadı?

İki sebepten olmadı. Birincisi ben o dönem çok meşguldüm. O sıralar çok reklam filmi çekiyordum. Ben  Tayyip beye“Sizin filminizi yapmak gerekir” diye dediğimde bana “Saygı duyarım ve teşekkür ederim” dedi. Sonra uzun uzun senaryolar yazdık. Çok fazla hikaye vardı. Nasıl anlatalım diye  kafa yorduk. Etrafımdaki insanlar “Lider ölmeden, film yapılmıyor” sözünü çok söylediler. Bu konuda destek almadım.

Türkiye 15 Temmuz gibi tarihi bir olaya tanıklık etti. 15 Temmuz darbesi sinemaya nasıl aktarılmalı?

Marmaris’ten yola çıkan cumhurbaşkanının uçakla Atatürk Havalimanı’na indi mi, inecek mi? Uçağın içindekilerin heyecanı, kule uçağın inişini sağlayacak mı? Üzerine durulmalı. Bütün bu olan ve bitenler o zaman parçasında anlatılmalı. İki saat içinde Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının  uçağı indikten sonra büyük bir zaferle insanları sokağa taşıyan bir liderin gözünden anlatılmalı. Çok heyecan verici olur. İyi bir yönetmen bu filmi çekerse dünyanın en güzel filmlerinden birini seyrederiz. Senarist ve Yönetmen Tayfun Güneer böyle bir senaryo yazıyor galiba.

AĞIZ TADIYLA  BİR ŞEY YAPAMADIM

Kendinizi biraz geri çektiniz sanki. Neden?

Bin adet reklam filmi, pek çok sinema filmi, yüzlerce bölüm televizyon programı yaptıktan sonra bende her şey anlamını yitirdi. 1001’inci reklamı neden çekeyim? diye düşünmeye başladım. Pasifiklerde Tablas adasına gittim. Üç hafta maymunların arasında oturdum. Çok Murakami okudum. Döndükten sonra bir şey yapmak istemedim. Plato Film bir imparatorluktu. Her gün ünlü akınına uğruyordu. Onlarla yaptığım sohbetler anlamsız gelmeye başladı.  Her şeyi kapatıp Arnavutköy’e taşındım. Rüzgar’ın olayı oldu sonra tadım kaçtı. Ben bu kadar uzun bir zaman geçtiğini düşünmemiştim. 5 yıl olmuş.  Ayşen Sever bir prodüktör olarak beni tekrar hayata döndürdü. Bu arada boş durmamışım bir sürü hikaye yazmışım. Şimdi hayatımdan memnunum.

Ne yapıyorsunuz şu sıralar? Elinizde neler var?

Üç ayrı film projesi var. Onlardan birinin hikayesi şu; çok zengin ve ünlü bir babanın kızının, babasının yaşamına ve ona dayattığı hayata isyanı. Bunun içinde kendi çapında bir oyun başlatıyor ve iki genci de alet ediyor. Eğlence olarak başlayan şey ülke çapında bir harekete dönüşüyor. Filmin adı Cehennemde Üç Damla.

Sinan Çetin ismi için şu zamana kadar yaptığınız işler yeterli mi? Yoksa “Daha yapacak çok işim var” diyor musunuz?

Kendimi  herhangi bir şey başarmış görmüyorum. Ağzımın tadıyla yapmış olduğum bir şey yok.

Sinemanın en önemli görevi nedir sizce?

Sinemanın görevi sinemanın kendisidir. Sinema eğer iyiyse bu çok değerlidir. Nasıl iyi bir heykel veya müzik güzelse iyi bir sinema da kendiliğinden yeterlidir.

Kendinizi nasıl güncelliyorsunuz?

Hayata karşı bütün duyargalarımı açık tuttum. Hayata yetişmek özel bir yetenek istiyor. Hele de bu sürat çağında. Yeni şarkıları yeni filmleri takip ediyorum. Yıllarca reklam dünyasının içinde olduğum için teknolojiyle daha yakından temas ediyor ve öğreniyordum. Reklam dünyasının bir süredir dışındayım. Zorlanıyorum fakat yine de takip etmeye çalışıyorum.

FİLM DİYE KONUŞAN KELLELERİ İZLİYORUZ

Türk sinemasının o eski kalıcılığı kalmadı gibi. Filmlerin neden eski tadı yok?

Bu önemli bir konu. Eğer teknik anlamda bunu açıklayacak olursak, birinin adı sinematografi, diğerinin adı teleplay. Bu televizyonun getirmiş olduğu bir dil. Sizin bahsettiğiniz şey, hikayelerin konuşan kellelere dönüşmesi ve sinematografiden uzaklaşıp, radyo tiyatrosuna dönmesidir. Bu televizyonun hikaye anlatma tekniğinden oldu. O yüzden de teleplay deniyor. Spilberg’den, Stanley Kubrick’e kadar bu insanlar sinemayı, video ve dijital gelmeden önce, hareket eden fotoğraflarla hikaye anlatma sanatı olarak ele alıyorlardı. Bu yüzden hareket eden fotoğrafları sıkı bir şekilde düzenleme refleksi vardı. Onun içinde mizansen, ışık, renk ve leke gibi pek çok unsurlara dikkat ediliyordu. Şimdi onun yerini sadece konuşan kelleler aldı. Sinema teknolojinin ilerlemesiyle başka bir şeye dönüştü. El yapısı sinemayı bende özlüyorum. Artık Sam Peckinbach gibi yönetmenlerin filmini izleyemiyoruz. Bunun da sebebi teleplay hikaye anlatımının hakim olması.

Anlatım biçimden çok hikayelerde değişti…

Refah toplumlarında hikaye kalmadı. Dikkat ederseniz Kore ve İran gibi üçüncü dünya ülkelerinden daha sağlam hikayeler çıkıyor. Büyük bir hikaye sıkıntısı var.

Dizi sektörüne baktığımızda aldatan kadınlar, yalanlar…. Ahlaki çöküşe dair pek çok şey görüyoruz. Sektör niye böyle bir yöne doğru gitti?

Bu sizin bakış açınıza bağlı.Bu bahsettiğiniz antik Yunandan bu yana drama sanatlarından gelen bir durum. Hitchcock’un deyimiyle “Bir filmin kötü adamı iyiyse o film iyidir” cümlesinde yatar. Kötülük çatışmanın özünü oluşturur. Bu yüzden bütün görsel ve yazılı eserler kötülük üzerine durur. Kötülük abartılıyor. Kötülük abartıldıkça da seyirci sayısı artıyor. Kötülüğün olmadığı bir film ya da dizi bulamazsınız.

Kötülüğün kendisini değil, abartılmış halini görüyoruz. Seyirciye gerçeklikten uzak durumlar ve karakterler gösteriliyor…

Bu izleyicinin talebiyle ilgili. Yapımcıların bunda bir suçu yok. Bu talep ediliyor. Serbest piyasanın kurallarına saygı göstermek lazım.

PARASIZDIK AMA MUTLUYDUK

Parasız kaldığınız bir dönem oldu mu?

1975 senesinde Ankara’dan İstanbul’a geldiğimde sıkıntılı bir dönemim oldu. Çok sıkıntı çektim parasız kaldım  şikayetiyle anlatmıyorum bunları. Çünkü çok zevkliydi. Dolapta peynir yoktu ama çok eğleniyorduk. Bir gün eve geldim kapıyı Şerif Gönen ve Hülya Koçyiğit açtı. Meğer evde film çekiyorlarmış. “Bana niye söylemiyorsunuz” diyorum “Amaan, ne soracağız” diyorlar. Ayazpaşa’da öyle bir evdi bizim ki. Kendi evime geliyordum. Tarık Akan uzun boyuyla bana bakıyordu. Çok eğleniyorduk ama hiç paramız yoktu. Sonra bu parasızlıktan sıkıldım ve prodüktör olmaya karar verdim ve reklam çekmeye başladım. Reklam dünyasında tahmin etmediğim kadar vaktimi aldı.

Bu sizi rahatsız etti mi?

Çok iş geldiği için çok fazla zamanımı aldı.

Sinema yönetmenliğinin, reklamcılıktan daha itibarlı olduğunu düşündünüz mü?

Yaptığım reklam filmlerinden sinema filmlerim kadar gurur duyarım. Reklam filmlerim çok değerlidir. Küçük şiirlerdir. Onlara çok emek verdim.

Türkiye’de reklamcılık anlamında çok iyi işler çıkıyordu artık onlarda yok. Sektör kendini yenileyemedi. Neden?

Son dönem reklamlarını hiç beğenmiyorum. Yönetmensiz filmler yaptıkları için  bir şeye benzemiyor. Son üç yıldır iyi ki bu sektörde yokum. Hepsi ile kavga ederdim. Şuanda izlediğimiz reklam filmlerini yönetmenler yerine memurlar çekiyor. 7 veya 15 kişilik reklam ajanslarındaki çalışanlar ve reklam veren oturup bir masa da karar veriyor ve ortaya böyle kötü işler çıkıyor. Bir reklama bakıyorum ve onun 14 kişi tarafından yapıldığını anlıyorum. Mesela bir reklam filmi izledim onu anlatayım;  baba, anne ve çocukla mutlu aile tablosu yapmak istemişler. Fakat anne çocuğun annesi değil, adam o kadının kocası değil o da belli çocukta onların çocuğu değil. Manken ajanslarından seçilen bir biriyle alakası olmayan insanlar. Hepsi ayrı ayrı güzel ama aile değiller.

Reklamlarınızda neden siz oynuyorsunuz? Kendinizi oyuncu olarak görüyor musunuz?

 Oyunculuk denen şeyin çok da mühim bir şey olmadığını düşünen biriyim. Marlon Brando’ya “siz ne kadar büyük bir aktörsünüz” deyince ona “Benim yüzüm güzel her şeyi kamera yapıyor” demiş. Ben para için oynadım. Paraya ihtiyacım vardı tekliflerini kabul ettim.

“Dünkü çocuklar” film yapıyor 7 milyon kişi  tarafından izleniyor. Yıllarınızı sinemaya veren biri olarak, bu durum sizi üzüyor mu?

Bazen “Bir vehme  ömür verdim diye düşünüyorum” diyorum. Ben filmleri bütün kalbimle, ruhumla, aklımla çok ciddiye alarak çektim, acaba fazla mı ciddiye almıştım diye şimdilerde düşünüyorum. Artık yönetmenlerin değil, starların filmleri izleniyor. Prodüktör filmleri var. Recep İvedik’in yönetmeni   Şahan’ın kardeşi Togan çok iyi bir yönetmendir.  Fakat o olmasa da seyredilecek. Recep İvedik’e gidiyoruz. Onu filmi kimin yönettiğini hatırlıyor muyuz? 70’lerin yönetmen sineması dönemi bitti. Şimdi teknolojinin ve yüzlerin sineması var.

Bir söyleşinizde sanat filmi ayrımını doğru bulmadığınızı söylemişsiniz…

“Sanat filmi yapıyorum!” diyenler, öteki filmlerde sanat olmadığını iddia ederek, kendi filmlerindeki izleyici yoksunluğunu, bir sanat filmi şemsiyesi altında konfor buluyorlar.Kendi beceriksizliklerini kapatmaya çalışıyorlar. Steven Spielberg’in her hangi bir filmi ticari de, devletten dört yüz bin TL destek alan, Karadeniz de dağlara bakan bir adamın öyküsü mü sanat filmi? Biz hangisine sanat diyoruz?  Titanik gibi yüksek hasılat yapmış filmlere ticari diyoruz. Yağmurda dağlara bakan adamın filmini sanat diyoruz.

KUTU…

Sinan Çetin başarı ve başarısızlık karnesi:

En başarılı reklam?

En başarılı reklam filmim Uludağ reklam filmidir. Bennu Gerede oynamıştı. 

En başarısız reklam?

Milli Piyango. İğrençtir.

En iyi film?

Kağıt. En iyi filmimdir.

En kötü film?

Bir Günün Hikayesi. O zamanlar sansür vardı. Filmin dört yüz metresini kestiler.