FUAT BAŞAR-GÜRKAN PEHLİVAN

Ülkemizin en önemli hattatlarından Fuat Başar ve genç kuşağın yetenekli isimlerinden Gürkan Pehlivan'ın şaşırtan bir hoca-öğrenci münasebetleri var. 15 yıl önce tanışan Başar ve Pehlivan aralarındaki hoca-öğrenci uyumunu Hat sanatının maneviyatına bağlıyor ve ekliyorlar: "Bizimki hoca-öğrenci değil baba oğul ilişkisi"

BÜŞRA SÖNMEZIŞIK

 

Geleneksel sanatlarda diğer alanlarda olduğundan daha kadim bir hoca öğrenci ilişkisine ihtiyaç vardır. Ancak günümüzde bu geleneği devam ettirenlerin sayısı giderek azalıyor. Biz de kaybolmaya yüz tutmuş bu ilişkinin belki de son temsilcilerinden biri Hattat Fuat Başar ve öğrencisi Gürkan Pehlivan'ın arasındaki uyumu konuştuk.

 

Parmakla gösterilen bir ilişkiniz var. Nasıl hoca öğrenci oldunuz?

 

Pehlivan: 15 yıl önce tanıştık. Eşim Kubbealtı vakfında tezhip dersi alıyordu. Hat sanatını öğrenmek istiyordum. Fuat hocayı önerdiler. Eşimle Küçük Ayasofya'ya gittik. Atölyesine gittiğimde hocanın etrafı kalabalıktı. Selam verip içeriye girdim ve kendisinden hat dersi almak istediğimi söyledim. Hoca da bana 'Benim pek vaktim yok. Hat dersi veremem' dedi. O an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. 'Eyvallah hocam' dedim ve kapıya doğru yürüdüm. Eşimin elinde benim yazdığım yazı örnekleri vardı. Fuat hocam örneklere baktı ve eşime 'Bu işler iyiymiş haftaya derse başlasın' dedi.

 

Başar: Bir işle uğraşırken engelleniyorsam çok sinirleniyorum. Kim olsa kızar. Mesela ameliyat odasına giderken yolunun kesilip sohbete tutulması bir cerrahı sinirlendirir. Ben sanata da öyle bakıyorum. İnsanın hayırlı olan eşi hayatını çok olumlu etkiler. Gürkan'ın hanımı çıkmadan önce bana 'Yazılarına bir baksanız?' dedi. Açıp baktım, beğendiğim için kabul ettim. Çünkü çok kimse gönül eğlendirmeye geliyor. Zamanımı boşa harcamak istemiyorum. Eli sağlam kişi bir hoca için nimettir. Gürkan da öyleydi.

 

HOCAMIN YANINDA TEKKEDE GİBİYİM

 

İkiniz de hoca gördünüz ve sonra hoca oldunuz. Arasında ne fark var?

 

Başar: İkisi de güzel. Öğrenci olan hocasını babadan ileri görüyor. Hoca olduğunda da evlattan ileri görüyor. Özellikle yazıda öyle derin bir maneviyat var ki… Ölüm bile ayırmıyor. Hocalarımız göçtü gitti. Sanki sanatta da bir rabıta var.

 

Pehlivan: Hocam dünya tatlısı. Hakkında sinirli derler ama söylendiği gibi sinirli biri olarak da tanımadım. Nadiren haklı gerekçelerle kızan biridir. Başı kalabalıktır. Tekkede nasıl insanlar yetişiyorsa benim Fuat hocamla ilişkim de öyle oldu. Sadece hat dersiyle ilgili konuşmaz. Maneviyat tarafı çok kuvvetlidir. Hemen hemen her konuda bilgisi vardır. O kendini anlatmaz ancak onu tanıyanlar ne kadar ilim sahibi olduğunu bilir.

 

Fuat hocadan sanat dışında ne öğrendiniz?

 

Pehlivan: Buraya geldiğimde hiç sabırlı olabileceğimi tahmin etmiyordum. Hat dersi alınca törpülendim. Sevmediğinizden değil bu işi layıkıyla yapamama düşüncesiyle defalarca bırakma noktasına geliyorsunuz. Hocam bunu hissetti. Atölyenin anahtarını verip öğrencilerle ilgilenmemi isteyince kaçamadım. İnsanları tanıma şansım oldu. Ön yargısız olunması gerektiğini yaşayarak öğrendim.

 

Başar: Eğer imkân olsa yediden yetmişe herkesi sanat eğitimine tabi tutmak isterdim. Tabi doğru hocalarla. Sanat hayatın kendisi. Estetiği ve armoniyi yakalamış bir memur emekli olduktan sonra verimsiz olması mümkün olur mu? Sanatla meşgul olan biri kimsenin evine girip hırsızlık yapmaz. Sanatçı kanunen yasak olan şeyleri yapmayı kendisine şerefsizlik addedip uzak kalandır. Bizim kul olarak tutar tarafımız yok. Eski büyük zatlara bakıyoruz biz onların çarığı olamayız. Tek ümidim Allah bizi bir harf yazıyoruz diye affetsin. Hedefimiz en az bir Kur'an yazmak. Bunu da Allah eli kamış tutan herkese nasip etsin.

 

HAT SANATI ENANİYETİ KALDIRMAZ

 

Bu tür sanatlarda hocaların öğrencilerine öğüdü farklı olur. Sizin öğrencilerinize öğüdünüz ne oluyor?

 

Başar: Hiçbir zaman o sanatı kendilerine nasip edeni unutmamaları gerekiyor. Kazandıran da öğreten de Allah'tır. Halim hoca hızına rağmen çok güzel yazan bir hattattır. Yazı yazmasıyla ilgili şunu söylerdi; 'Evladım önceki gün bir yazdırdılar demeyin gitsin.' Yazdım değil yazdırdılar derdi. İşin aslı budur. Her an ona yönelmek feyzi, bereketi ve güzelliği ondan beklemek.

 

Hat sanatı icra edenler ne yazık ki bir enaniyet içindeler. Kendilerine bir kutsiyet atfediyorlar. Sanatın doğasında var olan bir şey mi bu?

 

Başar: Enaniyeti hiç kaldırmayan bir sanat vardır o da yazıdır. Enaniyet olursa ve o kul Allah'ın sevgili bir kuluysa mutlaka burnu sürtüyor. Örnekleri çok. En son geçenlerde bunu yaşadım. Bir kelime veya harf için sözle ifade etmeden gönlümden 'Galiba harfe benzedi' diye geçirdiğim an yanlış yazdığımı farkettim. Beğendiğim hoşuma giden bir yazı olursa mutlaka başına bir iş gelir. Beğenmek diye bir şey yok insanın burnu sürtüyor.

 

Pehlivan: İcazet aldıktan sonra levha yazmaya başlarız. Yazıya başladım ancak bir türlü olmuyor. İki üç derken on kâğıdı yırtıp attım. On birinci kâğıda geldiğimde hocamın sözü aklıma geldi, 'Şeytan bazılarına çok güzel yazıyorsun, bazılarına ise tam tersi kötü yazıyorsun' der. Ben de besmele çektim ve yazmaya başladım. Hocamın bu huyunu çok seviyorum. Çalakalem yazan nadir hattatlardan biridir. Kusurlarının görünmesinden de hiç çekinmez. Bu insanda enaniyet duygusunun oluşmamasına da sebep oluyor. Çünkü mükemmellik sadece Allah'a mahsustur. Kul kusurludur.

 

Peki çalışırken nasıl biridir?

 

Pehlivan: Doğru soru sorarsanız doğru cevaplar alırsınız. Bu işi ciddiye aldığınızı düşünürse size çok yardımcı olur. Ben Cumartesi günleri öğlen 12'de gelir gece 12'de çıkardım. Çok şevk verir. Hatta verdiği şevkten şikâyetçi bile olunabilir. Çok motive eder.

 

İyi hoca olmak için ona uygun bir nosyon mu gerekiyor?

 

Başar: Yaradılışta olması büyük bir ihtimaldir. Eski hocaların o örnek ahlaklarını görüp benimsemekle ilgisi var. Öğrenmenin adabı. Batıdan gelen ruhsuz eğitim var bugün.

 

Gürkan beyin öğrenciliğini nasıl buluyorsunuz?

 

Başar: Acil işim olur yetiştiremem 'Gürkan sen yaz' derim yazar. Ne olursa olsun bir şeye ihtiyacım olduğu an koşar. Aynı şey Sami Efendi'nin bazı öğrencilerinin arasında görüyoruz. Herkesle bu olmaz. Bazıları var ki yüzüne bakmasan da olur. Bu sanatın ağırlığını ve haysiyetini taşıyacak olgunlukta olmayanlar var. Eğer Gürkan o olgunlukta olmasaydı ne bu konuşmayı yapardık ne birlikte röportaj verirdik. Yoksa dünyalık nedir ki? Bizim öyle öğrencilerimiz oldu ki ayakta kalabilsinler diye toplu siparişleri ihtiyacımız olduğu halde onlara yönlendirdik.

 

Sanatı icra edip de hocalık yapmayan çok isim var. Hoca olmak neden önemli peki?

 

Başar: Bir kere öğreten iki kere öğrenir. İşi öğretirken öğreniyorsunuz. Öğrenci öyle sorular soruyor ki bilmeseniz de öğrenmek zorunda kalıyorsunuz. Ayrıca öğretmek bu işin zekâtı, borcu ve sadakasıdır. Bir hadis vardır, 'Bildiğinin tamamını öğretmeyen muallimin mahşer günü ateşten gem vurulacaktır.' İlminizin tamamını öğretmek zorundasınız. Öğrencilerim bizi geçsinler, onları da kendi öğrencileri geçsin. İsteğimiz bu.

 

Pehlivan: Dünyevi boyutla manevi boyut birbirine girebilir ama hocamın da dediği gibi ilminde kendi misliyle zekât olur. Para kazanıyorsanız parayla zekât ödersiniz. Eğer bir ilminiz varsa ilminizle zekât ödersiniz. Bir gelenek vardır; hocam da parasız ders öğrenmiştir, ben de parasız öğrendim, şimdi öğrencilerime de parasız öğretiyorum. İlmimin zekâtını ancak böyle karşılayabilirim. Bunun çok büyük bereketi oluyor. Ustanın para alması cevaz verilse bile eksiklik oluyor. Öğrenci hesap sorabiliyor veya para için kendisini tutuyor gibi düşünceleri oluyor. 150 öğrenciye bakan bir hocanın o işin hakkını vermesi mümkün değil.

 

YAZI YAZMAK ZOR İŞ

 

Hocalık mı, öğrencilik mi, hangisi daha zor?

 

Pehlivan: Hocama öğrenci olmak kadar zevkli bir şey yok. Her hareketini seyrediyorum. Hoca olmak bir sorumluluk elbette. Belki biz hocam kadar insanlara faydalı olamıyoruz onun bir kırıklığı oluyor. O biraz da feyzle ilgili. Hocamın feyziyle bizim feyzimiz başka. O yüzden hocama öğrenci olmayı dünyalara değişmem.

 

Başar: Bence ikisi de zor fakat dünyanın en güzel şeyleri. Hocamıza da hocalık yapmış bir Ali Kâmil efendi vardı. O şöyle diyor: yazıyı yazabilmek için insana yüzer yıllık iki ömür lazım. Birinci yüzyılda yazıyı öğrensin ikinci yüzyılda da birazcık yazabilsin. Yazı yazmak zor iştir.

 

Hocam sağ olsaydı da eşiğinde otursaydım

 

Hamit Aytaç'tan hat, Mustafa Düzgünman'dan ise ebru dersi aldınız. Sizin hocalarınızla nasıl bir muhabbetiniz vardı?

 

Başar: Valla ben yazıya âşık biriydim. 1980'de her şeyimi bırakıp İstanbul'a geldim ve Hamit (Aytaç) hocaya bana eğitim vermesi için ısrar ettim. Sirkeci'de yeri vardı. Kimsenin yanında yazı yazmazdı. Çünkü dikkati dağılırdı. Uzandığı divana iki dizimin üstüne oturur, ellerimi üzerine koyar sessizce onu seyrederdim. Benden rahatsız olmazdı. Arada acıktığında veya bir şey ihtiyacı olduğunda benden isterdi. Keşke şu anda sağ olsaydı eşiğinde otursaydım, hoca bana bir şey deseydi yerine getirseydim. Ne büyük bir insan olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Hamit hoca 'Sülüs yazıyı öğrenin. Bütün yazıların anası odur. Bütün yazıları yazarsınız' derdi. Düzgünman'dan öğrendiğim bir cümle hayatım boyunca unutmadım; 'Sanatların en büyüğü adam olma sanatıdır.' Sanatçı olmak kolay ama adam olmak zor.

 

Kapıdan kovuldum bacadan girdim

 

Hat için Erzurum'daki Tıp eğitiminizi yarıda bırakıyorsunuz. Yazıya merakınız nereden geliyor?

 

Başar: Bir anlık çarpılmadan oldu. Kalem Güzeli kitabındaki Neyzen Emin Efendi'nin bir yazısı beni aldı götürdü. O zaman dedim ki ben bu sanatı öğreneceğim. Hiçbirşey bilmiyordum. Yazı öğrenmek için bir hattatın yanına gittiğimde beni kapıdan kovmuştu. Meğer beni sokak serserisi sanıyormuş. Beni kovandan Allah razı olsun. Sonradan gördüm ki bu işin en iyi ustası her kimse onu bulmak gerekiyor. Hamit Aytaç'a böyle ulaştım.

 

AŞKSIZ MEŞK OLMAZ

 

İcazet aldıktan sonra hem ebru hem de hat hocalığı yaptınız. İkisi de sanat. Ortak ve ayrışan noktaları neler?

 

Başar: Sanatlar mahiyet itibariyle birbirinden ayrı değil. Sanat tektir. O da Cenab-ı Hakk'ın yaradılışındaki estetiği kulların keşfetmesidir. Lakin uygulanışı ve hitap ettiği alanlar farklı. Hepsinin belli disiplinleri var. En başta süreklilik ve aşk. O büyük sevgi olmaksızın ne yapsanız olmaz. Mesela "aşk olmadan meşk olmaz" sözü yazı için söylenir ancak bütün sanatların da belkemiği budur. Bir de her sanatın haysiyetini taşımak gerekiyor. Sanatların haysiyeti bir ülkenin kültürel kimliklerinden birisidir.