ALPARSLAN BABAOĞLU-SADRETTİN ÖZÇİMİ

Ülkemizin yetiştirdiği önemli ebru sanatçılarından Alparslan Babaoğlu, neyzen Sadrettin Özçimi'nin ebru hocası. Yıllar önce Neyzen Niyazi Sayın'ın evinde tanışan bu iki yakın arkadaş, hoca ve öğrenci münasebetinin ancak ölünce son bulduğunu söylüyor.

BÜŞRA SÖNMEZIŞIK

Biri Ebru sanatında Türkiye'nin öncü isimlerinden Alparslan Babaoğlu, diğeri neyzenliğiyle adından söz ettiren Sadrettin Özçimi. İkisi de kendi sanatlarında başarılı olmuş isimler. Sadrettin Özçimi'nin Babağolun'dan ebru dersi istemesi üzerine aralarında hoca ve öğrenci ilişkisi başlıyor. Biz de bu iki yakın arkadaşın hoca ve öğrenci münasebetini konuştuk.

 

Alpaslan bey siz ebruzensiniz Sadrettin bey de neyzen. Ne zaman, nasıl tanıştınız?

 

Sadrettin: Bendeniz muhterem Neyzen Niyazi Sayın'ın talebesiyim. Niyazi hocamız işin başından itibaren bize derdi ki 'evladım sanatınızı başka sanatlarla süsleyin ufkunuzu genişletin'. Ney'de belli bir noktaya geldikten sonra hocamızın tavsiyesi üzerine ikinci bir sanat arayışına girip yine Niyazi hocamdan tespih yapımını öğrenmeye başlamıştım. O sırada Alpaslan hocamızla da Niyazi hocamın evinde karşılaşıp tanıştık.

 

Alparslan: Elektronik mühendisiyim. Üniversiteyi devlet bursuyla İngiltere'de okudum. PTT'de, özel sektörlerde ve TÜBİTAK'ta çalıştım. O dönemlerde bir özel sektörde mühendislik yapıyordum. Bunun yanı sıra 1980'li yılların başlarında Topkapı Sarayı'nda tezhip ve minyatür kurslarına gittim. Sonra ebruyu gördükten sonra ilgilenmeye başladım. 1985 yılında da bir vesile ile Mustafa Düzgünman tanıştık. Hoca Hakka yürüyene kadar yaklaşık beş yıl ondan ders aldım. Rahmetli hocam Mustafa Düzgünman'dan sonra ebrularımı götürüp Niyazi hocaya gösterirdim. Beylerbeyindeki evine ebrularımla gittim. Sadrettin de oraya tespih için gelmişti. Sadrettin'le orada tanıştık. Sonra ben de tespih dersi almaya başladım.

 

Ebru ne zaman girdi hayatınıza?

 

Sadrettin: O sıralar daha ebruya başlamamıştım. Dört yıl kadar tespihle uğraştım. Tespih sayesinde Alpaslan beyle çok sık görüşür hale geldik. 1993 yılında tespihte de bir noktaya kadar geldikten sonra Alpaslan beyin ebrularını çok beğeniyordum. Bir süre geçtikten sonra hocamıza 'artık öğret bana' dedim. O da beni kırmadı tabi dedi. Evimde tekne kurduk. Evde müsait bir yer olmayınca yıllarca banyoda ebru yaptık. (gülüyoruz)

 

Hoca –öğrenci olunca arkadaşlığınız zarar gördü mü?

 

Alparslan: Açıkçası sanat araya girince arkadaşlığımızda bir sorun olmadı. Avantajı şu oldu; birbirimizin yaptığı ebruları tenkit etmeye başladık.

 

Sadrettin: Ben hocamızın ebrusunu tenkit edemem.

 

Sadrettin bey nasıl bir öğrenciydi?

 

Alparslan: Çok iyi bir öğrenciydi. Bir öğrencinin iyi olup olmadığına şöyle karar verirsiniz; sürekli sizi arayıp problem soruyorsa iyi bir öğrencidir. Ben Sadrettin'in teknesinin başına en fazla iki kere geldim. Bir daha da gelmedim. Sadrettin bana daha sonra yaptıklarını getirdi. Ben de ona tavsiyelerde bulundum. Aramızdaki hocalık ve öğrencilik böyle gelişti.

 

Ne kadar sürede icazet aldınız?

 

Sadrettin: Beş yıl sonra icazet aldım. Ama tabi öğrenmenin sonu yok. Bütün sanatları da maneviyata bağlamak aslında biraz zorlama olur bana göre. Onun içinde yaşarken onu meydana getiren kültürü öğrendikçe aslında o kültürün maneviyattan doğduğunu fark ediyorsunuz.

 

Alparslan: Başlarken belki değil ama bir süre sonra öyle bir noktaya geliyorsunuz ki ben bunların ortaya çıkartmak için bir vasıtayım noktasına varıyorsunuz. Ebru size bunu çok iyi gösterir.

 

ARKADAŞLIĞIMIZ PEKİŞTİ

 

Sanat arkadaşlık ilişkilerini bozuyor mu? Sonuçta iş başka arkadaşlık başka…

 

Alparslan: Doğru yerde doğru insanlarla olmanız gerekiyor. Mesela aynı mürşide intisap eden iki insan arasında bir muhabbet vardır. Bu muhabbet giderek artar. Bu muhabbetten de güzellikler hasıl oluyor.

 

Sadrettin: Bizi bir araya getiren niyet güzeldi. Meşreplerimiz birbirine çok yakındı o yüzden sorun yaşamadık. Ben hocam olarak onun üzerine kimseyi tanımadım, kendisi de sağ olsun yıllardır benden sevgi ve muhabbetini esirgememiştir.

 

Alparslan bey siz ney üflüyor musunuz?

 

Alparslan: Benim yeteneğim olmadığını görünce bıraktım. 1883 senesinde kendi kendime ney üflemeye başladım. Kendi kendime çalışmaya başladım. Niyazi hocaya gittim. Bana 'diyaframı çalıştır gel' dedi. Ben de diyaframı çalışamadım öyle kaldı. (gülüyor) bu yaştan sonra da olmaz artık. İstesem Sadrettin elbette yardım ederdi. Kendi kendimi hobi olarak bağlama çalıyorum.

 

Birbirinizden en çok etkilendiğiniz yönleriniz neler?

 

Alparslan: Öncelikle sanatı. Ben Sadrettin'in adını ilk gördüğümde her şeyden önce Neyzenliği geliyor. Çok önemli bir neyzen.

 

Sadrettin: (gülerek) bizi birbirimize düşürmeye çalışıyor. Bir defa Alpaslan Bey her şeyden önce mühendis. Ebrunun bir kimya yönü vardır. Hocamız bunu zekâsıyla çok güzel dengeliyor. Bu anlamda da kendisinden çok istifade etmişimdir.

 

Sadrettin beyin ebruları nasıl?

 

Alparslan: Ebrularını görüyorsunuz benim bir şey söylememe gerek yok.

 

Sadrettin: Ben hocamın adına söyleyeyim. 'idare eder' (gülüyor)

 

Alparslan: Yok canım. Nasıl olduğu zaten görülüyor. (gülüyoruz)

 

İlişkiniz hoca –öğrenci ilişkisinden daha ziyade arkadaş gibi…

 

Alparslan: Hoca olmak çok ayrı bir şey. Her şeyden önce büyük bir sorumluluk. Herkes herkesin hocası baktığınızda. Birisine talebem diyorsanız eğer parası bittiğinde para bulmalısınız. Hocalık babadan daha öte bir şeydir. Ben hocamdan öyle gördüm. Bu da çok büyük bir sorumluluktur. Hocanın ağırlığından talebem demeğe korkuyorum. Onun için ben hep birlikte ebru çalıştığımız arkadaşlar derim. Bu belki de benim mizacımdan kaynaklanıyor.

 

Sadrettin: Her ne kadar hocamız öyle dese de bizim üzerimizde çok hakkı vardır. Her daim biz talebe o da bizim hocamızdır.

 

Peki ya talebe olmak?

 

Sadrettin: Geçmişteki hocalarımızla kendimizi mukayese ettiğimiz zaman ne olduğumuz ortaya çıkacak o yüzden sesimi çıkarmıyorum. (gülüyoruz) talebe olmak da çok zor. Hatta belki hocalıktan daha fazla sorumluluğu var.

 

HASETLİK YOK KISKANÇLIK VAR

 

Sanatçı kıskanç olur. Birbirinizi kıskanıyor musunuz?

 

Sadrettin: İki türlü kıskançlık var. Biri yapılan bir sanat eserini beğenip aynısını yapmalıyım arzusunun doğurduğu kıskançlık bir diğeri ise o eseri kötüleyerek kendi yaptığının güzel olduğunu iddia etmektir ki bu hasetliktir. Sanat da hasetle san'at bir arada olamaz,zira haset de benlik ve kibir vardır ve Sanatın doğasına aykırıdır benlik duygusu. Kıskançlığın bir sebebi de benlik hastalığıdır. Hocama ait çalışmaları gördüğümde hemen şevklenirim.

 

Alparslan: Bizi kavga ettiremezsiniz. (gülüyor) Bütün sanatlarımızda ustaya teslimiyet esastır. Ben hocam ne diyorsa onu yaptım. Sanatta kıskançlık vardır. Olmazsa zaten bir yere gelemezsiniz. Ben hocamdan bir şey görür aynısını gidip evde yapmaya çalışırdım. Haset kimseye yakışmaz ama sanatta kıskançlık olması gerekiyor. Kıskanmazsanız kendinizi bir yerde görürsünüz ve daha iyisinin olmadığını düşünürsünüz. Yanlış.

 

Bir hocanın öğrencisiyle olan münasebeti ne zaman son bulur?

 

Alparslan: Ben hala hocamın ebrularına bakarak ebru yapıyorum. Bir hoca ile öğrenci münasebeti hoca ve öğrencisi ölünce biter. Benim hocam hakka yürüdü. Ben burada hocamı anlattım onu yad etmiş oldum. Hocamın ebrularına bakıp onlardan istifade etmem ise ben ölene kadar sürecek. Ancak ben de öldükten sonra bitecek.

 

Sadrettin: Bugün hocasını taklid eden kimse de kalmadı. Ben hocamı neden taklid edeyim benim şahsiyetim yok mu gibi bakıyorlar. Halbuki insan daha doğduğundan itibaren bir taklit içindedir. İbadet bile taklitle başlıyor. Daha işin başında olayı şahsiyete dökmemek gerekiyor.

 

Konu sanat olduğunda babam da olsa tanımam

 

Hocalık kriteriniz var mı? Öğrenci seçer misiniz mesela?

 

Alparslan: Ben kimseyi geri çevirmiyorum. Ama gerçek anlamda ebru öğretmek farklı ebru yapımına yardımcı olmak farklı bir şey. Bu tür sanatlarda ancak usta- çırak olunarak öğrenilir. Sadece teknik yönünü değil aynı zamanda edebini ve teorik yönünü de aktarırsınız. Bizim sanatlarımızda esas ustanın haliyle hâllenmektir. Herkesle böyle bir ilişki kurmuyorum. Birlikte ebru çalıştığım on arkadaşım var. Onun içine girmek de kolay değil. Kriterlerim var. Bu sanatı öğrendiğinde hakkıyla öğretecek yanlış insanlara öğretmeyecek. Sanatın adabına aykırı işler yapmayacak. Bu sanatı adabıyla sürdürecek insanlarla çalışıyorum. Bazı öğrencilerimin icazetini iptal ettim.

 

Hocalık yaparken aksi biri misiniz?

 

Alparslan: Normalde kimseyle tartışmam. Ama ebru söz konusu olduğunda tartışırım. Çünkü ben ebru kaybolmasın kaygısıyla başladım. O yüzden bu hususta katıyım. Bunu suiistimal eden birilerini gördüğümde hiç tahmin edilmeyecek kadar sert olabilirim.

 

Sadrettin beye karşı da mı?

 

Alparslan: Evet. Kimseyi ayırmam. Benim yaptığım Türk ebrusudur deyip kafanıza göre bir şey yapamazsınız. Türk ebrusu farklı bir şey. Adını çağdaş ebru koyarsanız istediğinizi yapabilirsiniz. Ama Türk ebrusu diyorsanız ona itirazım var.

 

Sadrettin: Bunca yıldır beraber olmamızın sebebi de benim de Alpaslan hocamla aynı düşüncede olmamdır. Gelenek hususunda katı kurallarım vardır. Musikide de aynı şey geçerli. Arabeskleşmeye karşıyım. Öz bir yapı var. Bu yapıyı bozmaya kimsenin hakkı yok.

 

Ebru külli ve cüzi iradeyi anlatır

 

Ebru dışında hat, tezhip ve minyatür dersleri aldınız. Diğer sanatlarla kıyasladığınızda Ebru sanatını nereye konumlandırıyorsunuz?

 

Alparslan: Ebrunun diğerlerinden en büyük farkı bir defa yapıldığı süredir. Başka sanatlarda günlerce hatta aylarca süren bir çalışma ebru yapımında beş dakika sürebilir. Ancak maneviyat olarak bakıldığında çok farklı bir yerde duruyor. Tasavvufta külli ve cüzi irade anlatılırken ebru misal olarak gösterilir. Boyalarınıza ne kadar su ne kadar öd katacağınıza, hangi rengi önce veya sonra atacağınıza ve suya nasıl serpeceğinize de siz karar veriyorsunuz. Fakat boya fırçadan çıktıktan sonra nereye gideceğine siz karar veremiyorsunuz. Bir noktadan sonra külli iradeye tabisiniz. O yüzden maneviyatta önemlidir. Ortaya çıkan eserler de bu sayede çıkar.

 

Diğer geleneksel sanatlarda bir takım ekoller ve kurallar var. Ebru diğer sanatlara göre daha bağımsız görünüyor bunun sebebi nedir?

 

Alparslan: Dışardan bakıldığında öyle görünebilir. Ama aslında bu iyi bir şey değil. Çünkü bizim bir ebru geleneğimiz var. Türk ebrusu denen bir ebru var. İyi bir ebrunun kendine has hususiyetleri vardır. Onlar olmadan ebru denemez. Ebruda ekol diye birşey yoktur. O yüzden herkes kendini sanatkâr sanıyor. Sanatkârlık o kadar ucuz değil.

 

Sadrettin: Bir şeyin sanat değeri olabilmesi için o sanat eserinin muhakkak estetik ölçülerin olması gerekiyor. Bunların olmadığı bir eserde sanat değeri yoktur.

 

Ebru sanatında ölçü var mı?

 

Alparslan: Elbette. Fakat yazılı örnekler yok. Bu yüzden dejerenasyona çok açık olmuş her zaman. Ebru hocasıyla devam etmiş. İyi bir battal ebru nasıl yapılır gibi bir bilgiye rastlayamazsınız. Benim hocamdan gördüğüm bir göz görgüsü var. 30 yıldır ebru yapıyorum. Benim ustamın ustası Necmettin Okyay. Benim ustam ustasını görerek ebru yaptı ben de ustamdan görerek bu işi yapıyorum. Hocamın ebruları Necmettin Okyay'ın ebrularından daha üst seviyedeydi. Öyle de olması gerekir. Çünkü ebru gelişir. Ben ustamı taklit ederek başladım. Bu böyle devam ediyor. Bu şekilde sanatta tekâmül oluyor.